Alva Noë — Dolanıklık (2026)

Alva Noë’nun bu çalışması, insanın ne olduğu sorusunu sanat, felsefe ve gündelik deneyim arasındaki ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Noë’ye göre insan, sabit bir öz ya da tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli kendini kuran, dönüştüren ve yeniden düzenleyen bir varlıktır. Bu nedenle insan doğası, biyolojik ya da psikolojik özelliklerle tam olarak açıklanamaz. İnsan olmak, dünyayla kurulan ilişkiler içinde biçimlenen yaratıcı ve tarihsel bir deneyimdir.

Kitabın merkezindeki “dolanıklık” fikri, yaşam ile sanatın birbirinden ayrı alanlar olmadığını savunur. Noë’ye göre sanat, yalnızca hayatı temsil eden bir etkinlik değildir; hayatın kendisini dönüştüren bir pratiktir. İnsanlar sanat üretirken yalnızca nesneler yaratmaz, aynı zamanda kendi algılarını, alışkanlıklarını ve düşünme biçimlerini de değiştirirler. Bu yüzden sanat, estetik bir süs ya da kültürel bir ayrıcalık değil; insanın kendini yeniden kurma yollarından biridir. Noë, sanatın bizi gündelik alışkanlıklarımızın dışına çıkararak dünyayı başka türlü görmeye zorladığını öne sürer.

Felsefe de kitapta benzer bir işlev üstlenir. Noë’ye göre felsefe, hazır cevaplar sunan soyut bir disiplin değil; insanın doğal kabul ettiği düşünce kalıplarını sarsan eleştirel bir etkinliktir. İnsanlar alışkanlıklar, gelenekler, toplumsal normlar ve teknolojik düzenler içinde yaşar. Bu yapılar dünyayı anlamamızı sağlarken aynı zamanda bizi sınırlar. Sanat ve felsefe ise bu sınırları görünür kılarak bireyin kendisini yeniden organize etmesine imkân tanır. Noë, özgürlüğü tüm bağlardan kurtulmak olarak değil, mevcut alışkanlık biçimlerini dönüştürebilme kapasitesi olarak yorumlar.

‘Dolanıklık’ (‘The Entanglement’), zihin felsefesiyle estetik arasında güçlü bir bağ kurar. Noë’ye göre bilinç, yalnızca beynin içinde gerçekleşen biyolojik bir süreç değildir; beden, çevre, kültür ve pratiklerle birlikte oluşan etkin bir ilişkiler ağıdır. Bu nedenle sanat deneyimi, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için merkezi bir öneme sahiptir. Sanat eserleri, algının pasif değil etkin bir süreç olduğunu gösterir; insanlar dünyayı yalnızca gözlemlemez, onu deneyimleyerek sürekli yeniden kurar.

Noë ayrıca, modern düşüncenin estetiği küçümseyen yaklaşımını eleştiriyor. Estetik çoğu zaman moda, zevk ya da kişisel tercih düzeyine indirgenir; oysa Noë’ye göre estetik, insan varoluşunun temel boyutlarından biridir. İnsan kendisini yalnızca bilimsel açıklamalarla anlayamaz. Çünkü insan hayatı aynı zamanda anlam, ifade, ritim, sembol ve deneyim üretir. Bu yüzden sanat, insan yaşamının kenarında duran bir etkinlik değil, onun merkezinde yer alan kurucu bir güçtür.

‘Dolanıklık’, insanı yalnızca biyolojik ya da toplumsal bir varlık olarak değil; sanat, düşünce, beden ve kültür arasındaki karmaşık ilişkiler içinde oluşan estetik bir süreç olarak ele alıyor. Noë, insanın tamamlanmış bir kimlik değil, hâlâ sürmekte olan bir eser olduğunu savunarak sanat ile felsefeyi özgürleşmenin ve kendini yeniden yaratmanın araçları olarak yeniden değerlendiriyor.

Alva Noë — Dolanıklık: Felsefe ve Sanat Hayatımızı Nasıl Şekillendirir
Çeviren: Melinda G. Esen • Sel Yayıncılık
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Gillian Rose — Marksist Modernizm (2026)

Frankfurt Okulu düşüncesi teorik bir gelenek olarak kadar, modernitenin krizine verilmiş çok katmanlı bir entelektüel cevaptır. Gillian Rose’un, 1979’da verdiği derslerde Adorno, Lukács, Benjamin, Brecht, Bloch ve Horkheimer gibi düşünürlerin fikirlerini tarihsel bağlamlarıyla birlikte incelerken, Eleştirel Teori’nin temel meselesini Marx’ın meta fetişizmi kavramı etrafında yeniden kuruyor. Böylece kitap, Marksizmin yalnızca ekonomi politik bir çözümleme olmadığını; kültür, sanat, gündelik yaşam ve bilinç biçimlerini de açıklamaya çalışan kapsamlı bir modernlik eleştirisi olduğunu gösteriyor.

Rose’a göre Frankfurt Okulu’nun çıkış noktası, kapitalizmin yalnızca üretim ilişkilerini değil, algıyı, arzuyu ve kültürel deneyimi de dönüştürmüş olmasıdır. Marx’ın meta fetişizmi kavramı, bu düşünürler için modern toplumda insanların kendi toplumsal ilişkilerini nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi algılamasını açıklayan temel bir araç hâline geliyor. Lukács bu süreci “şeyleşme” kavramıyla geliştirirken, Adorno modern kültür endüstrisinin bireyi edilgen kılan yapısını inceliyor. Benjamin ise modern deneyimin parçalanmış doğasını pasajlar, fotoğraf, sinema ve kent yaşamı üzerinden yorumlayarak Marksist düşünceyi estetik bir zemine taşıyor.

‘Marksist Modernizm’ (‘Marxist Modernism’), modernizmi yalnızca sanatsal bir akım olarak değil, kapitalist modernliğin yarattığı yabancılaşmaya verilen çelişkili bir tepki olarak değerlendiriyor. Rose, Brecht’in politik tiyatrosundan Bloch’un umut felsefesine kadar farklı düşünsel yönelimleri bir araya getirerek Frankfurt Okulu’nun içindeki gerilimleri de görünür kılıyor. Özellikle sanatın rolü üzerine yürütülen tartışmalar kitapta önemli bir yer tutuyor. Adorno için modern sanat, sistemin bütünleştirici mantığına karşı negatif bir direniş alanı oluştururken; Brecht daha doğrudan politik müdahaleyi savunuyor. Rose, bu ayrımları yalnızca teorik tartışmalar olarak değil, yirminci yüzyılın siyasal kırılmalarıyla bağlantılı düşünsel mücadeleler olarak okuyor.

Eserde dikkat çeken bir başka nokta da Eleştirel Teori’nin teolojiyle kurduğu karmaşık ilişki. Benjamin ve Bloch gibi isimlerde dinsel imgeler, kurtuluş düşüncesi ve mesiyanik zaman anlayışı Marksist tarih anlayışıyla iç içe geçiyor. Rose, bu yaklaşımın modernliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir kriz olduğunu gösterdiğini savunuyor. Böylece Frankfurt Okulu düşüncesi, salt akademik bir teori olmaktan çıkıp modern insanın parçalanmış deneyimini anlamaya çalışan geniş bir eleştirel gelenek hâline geliyor.

‘Marksist Modernizm’, hem Frankfurt Okulu’na giriş niteliği taşıyan hem de Gillian Rose’un özgün düşünsel yaklaşımını ortaya koyan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Marksizmi dogmatik bir ideoloji olarak değil; kültürü, sanatı, tarihi ve toplumsal deneyimi birlikte düşünebilen canlı bir eleştirel yöntem olarak yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Gillian Rose — Marksist Modernizm: Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
Çeviren: Elis Şimşon • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 160 sayfa • 2026

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (2026)

‘Radikalleşen Türkiye (1960–1980)’, Türkiye’nin modern siyasal tarihini yalnızca darbeler, sokak çatışmaları ya da örgütsel şiddet olayları üzerinden değil; devletin kuruluş mantığıyla politik şiddet arasındaki uzun süreli ilişkinin içinden okuyor. Kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan merkezileştirici ve tekçi modernleşme siyasetinin, zamanla yalnızca resmî devlet şiddetini değil, paramiliter yapıları, karşılıklı radikalleşmeleri ve toplumsal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin yarattığını savunuyor. Bu nedenle 1960–1980 dönemi, yalnızca ideolojik kamplaşmaların değil, devlet-toplum ilişkisinin krizinin yoğunlaştığı bir tarihsel eşik olarak ele alınıyor.

Çalışma, Türkiye’de politik şiddetin rastlantısal ya da yalnızca bireysel radikalleşmenin sonucu olmadığını vurguluyor. Yazarlara göre modern Türkiye’nin tarihi, devlet cebriyle toplumsal muhalefetin birbirini sürekli dönüştürdüğü ilişkisel bir süreç olarak okunmalı. Tek parti döneminden itibaren geliştirilen “makbul vatandaş” anlayışı, yalnızca siyasal alanı değil, etnik, sınıfsal ve kültürel farklılıkları da belirli sınırlar içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt hareketlerinin bastırılması, dinsel kalkışmaların tehdit olarak görülmesi ve merkezkaç güçlerin tasfiye edilmesi, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak radikalleşme biçimlerinin tarihsel arka planını oluşturuyor.

Kitapta 1960’lar, kapitalist militarizmin kurumsallaştığı ve devlet şiddetinin “sivil” uzantılar üretmeye başladığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aşırı milliyetçi sağ hareketlerin paramiliterleşmesi, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda devlet alanıyla iç içe geçmiş bir güvenlik mantığının sonucu olarak değerlendiriliyor. Buna paralel biçimde radikal sol hareketlerin yükselişi de yalnızca dışsal ideolojik etkilerle açıklanmıyor; işçi sınıfı mücadeleleri, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal dışlanma biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sağ ve sol şiddeti birbirine simetrik iki “aşırılık” gibi sunmak yerine, bunların farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden doğduğunu göstermeye çalışıyor.

1970’lere gelindiğinde ise Türkiye’nin giderek süreğen bir politik kriz atmosferine sürüklendiği anlatılıyor. Sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler, örgütsel şiddet ve devlet destekli paramiliter yapılar, toplumsal yaşamın sıradan parçaları haline geliyor. Kitap, bu dönemi bir “iç savaş durumu” olarak kavramsallaştırırken, şiddetin yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; toplumu yeniden kurma projeleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Sol hareketler devrimci bir toplum tahayyülü etrafında şekillenirken, Kürt hareketi de bağımsız siyasal özne olma arayışıyla yeni bir radikal çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, politik şiddeti psikolojik ya da ahlaki açıklamalara indirgemeyi reddetmesi. Yazarlara göre şiddeti yalnızca bireysel öfke, saldırganlık ya da “aşırı fikirler” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Politik şiddet, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan kolektif mücadele biçimleriyle ilişkili olarak anlaşılmalı. Bu nedenle kitap, Marx’tan Weber’e, Tilly’den Michael Mann’e uzanan tarihsel sosyoloji geleneğinden yararlanarak Türkiye’de devletin şiddet tekeliyle toplumsal muhalefet arasındaki gerilimleri analiz ediyor.

Sonuçta ‘Radikalleşen Türkiye’, 1960–1980 dönemini yalnızca geçmişte kalmış bir kriz dönemi olarak değil, bugünkü siyasal yapının ve toplumsal kutuplaşmaların kökenlerini anlamak için kritik bir eşik olarak değerlendiriyor. Devletin yapısal mantığı, dışlama stratejileri, paramiliterleşme süreçleri ve toplumsal radikalleşme arasındaki bağları görünür kılarak, Türkiye’nin yakın tarihine daha geniş ve ilişkisel bir perspektiften bakmaya çağırıyor.

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (1960–1980)
• İletişim Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Gabriel Marcel — Homo Viator (2026)

Gabriel Marcel, ‘Homo Viator’da insanı tamamlanmış, sabit ve bütünüyle tanımlanabilir bir varlık olarak gören modern anlayışa karşı çıkıyor. Marcel’e göre insan, sürekli oluş halinde bulunan, kendisini yol boyunca kuran bir varlıktır. Kitabın merkezindeki “Homo Viator” kavramı da tam olarak bunu ifade ediyor: İnsan, dünyada kesin bir sonuca ulaşmış bir öz değil, sürekli arayış içinde olan bir yolcudur. Bu nedenle varoluş, sahip olunan bir durumdan çok, deneyimlenen ve her an yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Marcel, modern dünyanın insanı işlevlerine ve toplumsal rollerine indirgediğini savunuyor. Bürokratik düzen, teknik akıl ve araçsal düşünme biçimleri, bireyin kendi içsel derinliğiyle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Ona göre çağdaş insan, dünyayı yalnızca çözülecek bir problem gibi görmeye alışmış durumda. Oysa insan ilişkileri, sevgi, sadakat, umut ve ölüm gibi temel deneyimler bir “problem” değil, ancak içinde yaşanabilecek bir “gizem” niteliği taşıyor. Marcel’in felsefesinde problem, dışarıdan analiz edilen bir nesneyi ifade ederken; gizem, insanın bizzat içinde yer aldığı ve bütünüyle nesneleştiremeyeceği varoluş alanını temsil ediyor.

Kitapta umut kavramı özel bir yere sahip. Marcel için umut, pasif bir teselli ya da iyimserlik biçimi değil; çözülme, anlamsızlık ve yalnızlık karşısında insanın varoluşa açık kalma iradesidir. Bu yüzden umut, insanın kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılan yaratıcı bir güç olarak düşünülüyor. Sadakat, sevgi ve bağlılık da aynı bağlam içinde ele alınıyor; insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu sahici ilişkiler içinde gerçekleştirebildiği savunuluyor. Marcel, bireyin yalnızca kendi içine kapanarak değil, başkalarıyla paylaşılan bir varoluş alanında anlam bulabileceğini ileri sürüyor.

‘Homo Viator’, varoluşçuluk içinde özgün bir yerde duran, daha manevi ve ilişkisel bir düşünce hattı kuruyor. Sartre’ın daha sert özgürlük anlayışından farklı olarak Marcel, insanın kırılganlığını, bağlılıklarını ve umut kapasitesini merkeze alıyor. Kitap, modern insanın yabancılaşmasına karşı, yaşamı teknik bir sistem değil, anlamın yol boyunca ortaya çıktığı canlı bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefi bir inceleme değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla yeniden ilişki kurmasına yönelik güçlü bir varoluş çağrısı niteliği taşıyor.

Gabriel Marcel — Homo Viator: Yürüyen İnsan
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu • Fol Kitap
Felsefe • 312 sayfa • 2026

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu (2026)

Jean Bottéro bu çalışmasında, Kitabı Mukaddes’i yalnızca dinsel bir metin olarak değil, tarihsel bir belge olarak da ele alıyor. Bottéro’ya göre Kitabı Mukaddes, inanç dünyasının ötesinde, insanlığın düşünsel dönüşümünü ve Tanrı fikrinin tarihsel biçimde nasıl kurulduğunu anlamak için benzersiz bir kaynak niteliği taşıyor. Bu nedenle yazar, çalışmasını “Kitabı Mukaddes ve Tarih” yerine “Kitabı Mukaddes ve Tarihçi” başlığı altında kurarak metni, tarihsel çözümleme ve eleştirel yorum aracılığıyla yeniden okumayı öneriyor.

‘Tanrı Fikrinin Doğuşu’ (‘Naissance de Dieu’), İsrail toplumunun dinsel düşüncesinin nasıl şekillendiğini ve tek tanrılı inancın hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını inceliyor. Bottéro, Yeşaya, Yeremya ve Vaiz gibi metinler üzerinden yalnızca peygamberlik geleneğini değil; insanın kader, adalet, ölüm, bilgelik ve Tanrı ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü de tartışıyor. Böylece Kitabı Mukaddes’in yalnızca kutsal anlatılar bütünü olmadığını, aynı zamanda toplumsal krizlerin, siyasal kırılmaların ve kültürel dönüşümlerin izlerini taşıyan tarihsel bir hafıza olduğunu gösteriyor.

Bottéro’nun çalışmasının merkezinde Mezopotamya ile İsrail arasındaki düşünsel ilişki de önemli bir yer tutuyor. Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik ve dinsel mirasının, İsrail düşüncesinin oluşumunda nasıl etkili olduğunu ele alan yazar, Batı uygarlığının düşünsel köklerini de bu tarihsel süreklilik içinde değerlendiriyor. Ona göre Tanrı fikri, donmuş ve değişmez bir hakikat değil; insan topluluklarının tarih boyunca geliştirdiği düşünsel ve kültürel bir inşa sürecidir. Bu yaklaşım, kutsal metinleri dogmatik bir alanın dışına taşıyarak tarihsel sorgulamanın konusu hâline getiriyor.

‘Tanrı’nın Doğuşu’, dinler tarihi, Mezopotamya çalışmaları ve Kitabı Mukaddes araştırmaları açısından önemli bir eser niteliği taşıyor. Bottéro, karmaşık tarihsel meseleleri sade ama derinlikli bir anlatımla ele alırken, inanç ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Kutsal metinleri yalnızca iman ekseninde değil, insanlığın düşünsel serüveninin parçası olarak okumak isteyenler için güçlü ve ufuk açıcı bir kitap.

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu: Kitabı Mukaddes ve Tarihçi
Çeviren: İsmail Yerguz • Alfa Yayınları
Tarih • 264 sayfa • 2026

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm (2026)

Mesut Sert bu çalışmasında, Osmanlı iktisat düşüncesinin yalnızca Tanzimat sonrası modernleşme hareketleriyle başlamadığı fikrinden hareket ediyor. ‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı entelektüel dünyasında ekonomik düşüncenin köklerini 18. yüzyıla kadar geri götürerek, dönemin siyasal ve bürokratik metinlerinde saklı kalan dönüşüm izlerini ortaya çıkarıyor. Özellikle Ebubekir Râtip Efendi’nin Avusturya gözlemleri üzerinden şekillenen “politika fenn-i” anlayışının aslında Avrupa’daki Kameralizm düşüncesiyle doğrudan ilişkili olduğunu ileri sürüyor. Kameralizm ise en kısa hâliyle, devletin mali gücünü ve toplumsal düzenini artırmayı amaçlayan yönetim merkezli bir iktisat anlayışı olarak tanımlanıyor.

Kitap, Osmanlı iktisadi düşüncesini yalnızca ekonomik kavramlar üzerinden değil; devlet yönetimi, bürokrasi, bilgi üretimi ve modernleşme tartışmalarıyla birlikte ele alıyor. İlk bölümde iktisadi olanın nasıl tanımlanabileceği tartışılırken, Osmanlı düşünce dünyasında ekonomik meselelerin hangi kavramsal çerçeveler içinde şekillendiği inceleniyor. Modern öncesi dönemden 19. yüzyıl reformlarına uzanan çizgide, yerel iktisat dilinin nasıl oluştuğu ve Kameralizmin bu düşünsel zemine nasıl etki ettiği ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sefaretnameleri yalnızca diplomatik belgeler olarak değil, aynı zamanda iktisadi düşünce tarihinin önemli kaynakları olarak okuması. Ahmed Resmî Efendi ile Ebubekir Râtip Efendi’nin Viyana ve Berlin gözlemleri üzerinden Avrupa’daki devlet yapısı, mali düzen, üretim anlayışı ve bürokratik organizasyon inceleniyor. Böylece Osmanlı aydınlarının Batı’yı yalnızca askerî açıdan değil, ekonomik ve yönetsel bir model olarak da değerlendirdiği gösteriliyor. Özellikle Büyük Layiha’nın, Osmanlı’nın değişen dünya düzenini anlama çabasının önemli metinlerinden biri olduğu vurgulanıyor.

‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı modernleşmesini alışılmış kronolojilerin dışına taşıyan özgün bir çalışma niteliği taşıyor. Kitap, ekonomik düşüncenin Tanzimat’la aniden ortaya çıkmadığını; 18. yüzyılda Avrupa ile kurulan diplomatik ve düşünsel temaslar aracılığıyla daha erken bir dönemde şekillenmeye başladığını savunuyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı düşünce tarihine, modernleşme tartışmalarına ve iktisat tarihi çalışmalarına yeni bir perspektif kazandırıyor.

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 201 sayfa • 2026

Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı (2026)

 

Peter Ho Davies bu eserinde yazarlığın en görünmez ama en belirleyici aşamalarından biri olan revizyon sürecini merkeze alıyor. Davies’e göre yazmak, yalnızca bir hikâye kurmak değil; aynı zamanda o hikâyenin ne olmak istediğini süreç içinde keşfetmektir. Bu yüzden ilk taslak, tamamlanmış bir metinden çok, yazarın kendi anlatısını anlamaya çalıştığı geçici bir harita niteliği taşıyor. ‘Revizyon Sanatı’ (‘The Art of Revision’), revizyonu teknik bir düzeltme aşaması olarak değil, düşüncenin ve anlatının yeniden biçimlenmesi olarak ele alıyor.

Davies, kendi eserlerinin yanı sıra Flannery O’Connor, Raymond Carver ve Carmen Maria Machado gibi yazarların metinleri üzerinden büyük edebî eserlerin nasıl dönüşerek bugünkü hâline ulaştığını inceliyor. Bir sahnenin çıkarılması, anlatıcı sesinin değişmesi ya da yapının yeniden kurulması gibi müdahalelerin, metnin anlamını kökten değiştirebildiğini gösteriyor. Böylece revizyonun yalnızca dilsel bir cilalama değil, hikâyenin gerçek biçimini arama süreci olduğunu vurguluyor. Yazının ilerledikçe yazarı da değiştirdiğini; anlatının yönünün çoğu zaman başlangıçtaki niyetten uzaklaşarak yeni bir biçim kazandığını savunuyor.

Kitabın temel meselelerinden biri de, hikâyeyi gerçekten ancak yazdıktan sonra anlamaya başlamamızdır. Davies’e göre yazar, anlatısını kurarken aynı zamanda onun sınırlarını da keşfediyor. Bu nedenle ilk taslak çoğu zaman eksik, yanlış yönlenmiş ya da dar bir perspektife sıkışmış oluyor. Revizyon ise metnin kendi potansiyelini açığa çıkarma çabasına dönüşüyor. Yazar, bazen en sevdiği bölümleri silmek, bazen anlatının merkezini değiştirmek zorunda kalıyor. Kitap, bu sancılı sürecin yaratıcı yazının asli unsurlarından biri olduğunu gösteriyor.

‘Revizyon Sanatı’, yaratıcı yazarlık üzerine yazılmış klasik rehberlerden farklı olarak, bitmiş metne değil dönüşüm hâlindeki metne odaklanıyor. Yazının nasıl “mükemmelleştirileceğini” öğretmekten çok, iyi bir metnin sürekli yeniden düşünülerek kurulduğunu anlatıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca yazarlara değil; edebiyatın oluşum sürecini, metnin perde arkasını ve yaratıcı düşüncenin işleyişini anlamak isteyen okurlar için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bir binanın inşasında iskele ne kadar vazgeçilmezse, bir metnin ilk taslağında ayrıntılar da o denli gereklidir. Ne var ki yapı tamamlandığında iskele nasıl sökülürse, hikâye kurulduktan sonra da bu ayrıntıların geri çekilmesi gerekir.Böylesi bir kavrayıştan sonra Ernest Hemingway’in tavsiyesine kulak verebiliriz: Kurguyu ayakta tutan bilginin bir kısmını bilinçli olarak ‘dışarıda bırakmak’, yani iskeleyi sökmek.”

Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı: Son Sözü Kurmak
Çeviren: Sibel Erduman • Paris Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık (2026)

 

Erhat Yalçın’ın ‘Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü’ adlı çalışması, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir dönem olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan kültürel bir statü olarak ele alıyor. Kitap, modernleşmenin aile yapıları ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü etkilerine rağmen, aşiret düzeninde yaşlı bireylerin hâlâ otorite, hafıza ve meşruiyet kaynağı olarak merkezi bir konum taşıdığını gösteriyor. Böylece yaşlılığın anlamı, bireysel zayıflama ya da geri çekilme üzerinden değil; deneyim, soy bağı ve toplumsal temsil gücü üzerinden yeniden düşünülüyor.

Alan araştırmalarına dayanan eser, aşiret yapılarında yaşlı bireylerin nasıl bir toplumsal değer ürettiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kanaat önderleri, aile büyükleri ve aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmeler aracılığıyla, yaşlıların yalnızca geçmişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan aktörler olduğu ortaya konuyor. Geleneksel bilgi aktarımı, hiyerarşik ilişkiler ve akrabalık bağları, yaşlıların topluluk içindeki saygınlığını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Kitap aynı zamanda Türkiye’de geleneksel toplumsal yapıların dönüşümüne dair daha geniş bir tartışma yürütüyor. Modern bireyciliğin yükseldiği bir çağda aşiret yapısının yaşlılığa yüklediği anlam, alternatif bir toplumsal mantığı görünür kılıyor. Bu yönüyle çalışma, sosyoloji ve antropoloji alanları için olduğu kadar, yaşlılık, otorite ve kültürel aidiyet meselelerini anlamak isteyen okurlar için de güçlü bir düşünme zemini sunuyor.

Erhat Yalçın — Aşirette Yaşlılık: Yaşlılığın İnşası ve Yaşlıların Sosyal Statüsü
• Çizgi Kitabevi
Sosyoloji • 344 sayfa • 2026