Anne Dufourmantelle ve Jacques Derrida – Davet: Konukseverlik Üstüne (2020)

Jacques Derrida’dan konukseverlik ve yabancının yeri üzerine derinlemesine bir sorgulama.

Derrida, 1996’da verdiği “Konukseverlik Üstüne” adlı bu seminerlerinde, bu olguları felsefe ve edebiyatın klasik metinlerinden ve Yunan’daki durumundan hareketle yeniden gündeme alıyor.

Düşünür, konukseverliğin yasa ve koşullarının neler olduğu ve sadece bireysel değil toplumsal düzlemde de koşulsuz bir konukseverliğin mümkün olup olmadığı gibi konular üzerine derinlemesine düşünüyor.

Öte yandan Derrida’nın bu seminerleri dinlemiş olan Anne Dufourmantelle’in “Davet” başlıklı, hem söz konusu seminerleri yorumlayan hem de onlara açılımlar getiren metni de bu kitaba eşlik ediyor.

Derrida o zaman genç bir felsefeci olan Dufourmantelle’in “davet”ine uymuş, kapısını açtığı seminerinin metnini ona teslim etmiş; Dufourmantelle’in metni de Derrida’nın seminerine kitabın kapısını açmış ve baştan sona eşlik etmiş.

  • Künye: Anne Dufourmantelle ve Jacques Derrida – Davet: Konukseverlik Üstüne, çeviren: Aslı Sümer, Metis Yayınları, felsefe, 144 sayfa, 2020

Erving Goffman – Reklamlarda Toplumsal Cinsiyet (2020)

Erving Goffman, reklamlarda ortaya konan davranışları araştırarak reklamların kadın-erkek rollerini ve ilişkilerini nasıl tasvir ettiğini ortaya koyuyor.

Özellikle reklamlarda kadın bedeninin nasıl sunulduğunu derinlemesine analiz etmesiyle dikkat çeken çalışma, reklam klişelerinde cinsiyetçi kodların, erkek ve kadın bedeninin birbirine göre konumlanmasından uzamın paylaşımına ve nesnelerle kurulan ilişkiye kadar, hayatımızın neredeyse her ayrıntısına nasıl sızdığını gözler önüne seriyor.

Goffman’ın, reklamcılık ve cinsiyet kalıp yargılarıyla ilgilenen herkesin muhakkak okuması gereken ve alanda bugün klasik haline gelmiş çalışması, hem reklamlardaki sembolizmi öğrenmek kadar buna karşı savunma geliştirmek açısından da için çok iyi fırsat.

  • Künye: Erving Goffman – Reklamlarda Toplumsal Cinsiyet, çeviren: Devrim Kılıçer ve Fahri Öz, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 240 sayfa, 2020

Selim Rumi Civralı – Atletik Politika (2020)

Ulusal kimlik inşalarında, milli efsanelerde, spor çok canlı, güçlü bir sembolizm kaynağıdır.

Selim Rumi Civralı’nın bu usta işi çalışması da, spor ve ideoloji arasındaki ilişkiyi tarihsel bir bakışla izliyor.

Civralı burada,

  • Eski Türk topluluklarında şamanların “oyun kurucu” rollerini,
  • Din ve spor cezbesini birleştiren dans ritüellerini,
  • Pehlivan tekkelerini,
  • Birinci Dünya Savaşı’na eşlik eden sporcu seferberliğini,
  • Erken Cumhuriyet’te kadınların yeni bir iffet anlayışıyla spora katılmalarını,
  • Türkiye’de sporun seyrinde Balkan oyunları tasarısını,
  • Naim Süleymanoğlu’nun ilticasının siyasi dinamiklerini,
  • Ve bunun gibi pek çok dikkat çekici konuyu irdeliyor.

Kitap, uygarlık tarihine sporun penceresinden bakmasıyla çok önemli.

  • Künye: Selim Rumi Civralı – Atletik Politika: Spor ve İdeoloji, İletişim Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2020

Can Kartoğlu – Her Yer Seri Direniş (2020)

Can Kartoğlu’nun ‘Her Yer Seri Direniş’i, Karadeniz Ereğlisi’nin neredeyse yarım asır öncesinden muhteşem işçi hikâyeleri sunuyor.

1960’ların başlarından 12 Eylül 1980 zaman aralığını kapsayan buradaki hikâyeler, Ereğli’nin bu süre zarfında geçirdiği muazzam dönüşümü kayda almasıyla çok önemli.

1962 Haziranında tamamlanan Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları ile Ereğli, sanayileşmenin ve sömürünün en vahşi biçimlerinin yaşandığı bir coğrafya haline geldi.

Kartoğlu’nun çalışması ise, Amerikan sermayesinin Ereğli’ye getirdiği vahşet kapitalizmi yıllarına, 1960’ların ortalarından sonra da Erdemir/hükümet patentli işveren/sarı sendika baskısına, insanı eksenine alarak bakıyor.

Kitapta, bütün bu yıllar boyunca yolları Ereğli’den geçen insanlarla karşılaşıyoruz.

Bu yıllar boyunca, Amerikan Morrison’u “müstesna” bir şirket olarak ilan eden halkçı Ecevit kâh Çalışma Bakanı, kâh Başbakandır.

Ereğli’den, “Morrison Süleyman” unvanını da kuşanarak siyaset sahnesinde yerini alan Süleyman Demirel, Başbakan olmadan önce Morrison’un Türkiye Temsilcisi olarak, işçinin, sendikanın karşısındadır.

Kartoğlu’nun hikâyelerindeki “kel olan” ve “ceketi ilikli” zat odur ve anlatılanlar da kurgu değil baştan ayağa hakikattir.

Kartoğlu, sendika hareketinin efsanelerinden birini, Türkiye Yapı İşçileri Federasyonu Genel Başkanı Tahir Öztürk’ü –daha bilinen adıyla Fukara Tahir’i– yalın ve duygulu anlatımıyla okura tanıtıyor.

Ele avuca sığmaz İsmet Demir’in Ereğli yılları, Uğur Cankoçak’ın Ereğli anıları, dünya işçilerine “Ha kardeşlerim ha Wenirimochi” diye seslenen Amerikalı sendikacı John Thalmayer’in sıra dışı mücadelesi de kitapta karşımıza çıkan onlarca hikâyeden.

Hikmet Kuşhan, Özer Er, Fikri Yıldız, Halil Tunç, Yakup Erdem, Bingöl Erdumlu ve İbrahim Kalyoncu da, burada karşılaştığımız, yolu Ereğli’den geçen isimlerden birkaçı.

  • Künye: Can Kartoğlu – Her Yer Seri Direniş: Ereğli İşçi Hikâyeleri, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 128 sayfa, 2020

Talat Parman – Ergenliğin Tutkusu (2020)

Ergenlik, bireye, ailesine, çevresine ve genelde topluma açık bir biçimde erişkin olmak için ayrılığı kabullenmenin zorunlu olduğunu gösterir.

Talat Parman’ın deyişiyle ergenlik sürecinde, ergenin ailesinin, çevresinin ve toplumun ortaya koyduğu tüm tepkiler, özünde bu çözülme yani ayrılık olgusuna tutkulu bir karşı çıkıştan ibarettir.

İşte bu kitap da, ergenlik dönemini tutku boyutunu merkeze alarak irdeleyen makaleler sunuyor.

Parman burada, ergenliğin mitlerini; öğrenmenin ruhsallıktaki yansımalarını; okulda öğretmen, veli ve öğrencilerin kendi aralarındaki ilişkilerde ortaya çıkanları ve ergenlikte cinsellik, cinselliğin yaşam boyu gelişimini çok yönlü bir bakışla irdeliyor.

  • Künye: Talat Parman – Ergenliğin Tutkusu, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 136 sayfa, 2020

Christian Wolff – Genel Felsefe (2020)

Felsefe nasıl icra edilir?

Felsefe yaparken nelere dikkat edilmesi gerekir?

1679-1754 yılları arasında yaşamış ve Leibniz ile Kant arası dönemdeki en büyük Alman filozofu olarak bilinen Christian Wolff, felsefe yapmanın esaslarını açıklıyor.

Wolff, iyi bir felsefeye giriş kitabı olarak okunabilecek çalışmasında ilkin, “nedenlerin bilgisi” olarak gördüğü felsefeyi önce “olguların bilgisi” dediği tarih ve “niceliklerin bilgisi” dediği matematikten ayırıyor.

Düşünür, felsefenin bu bilgi türleriyle ilişkisini gösterdikten sonra da onun sınırlarını ve dallarını belirliyor.

Bu tasniften sonra da Wolff, felsefenin nasıl icra edilmesi gerektiğini, felsefe yaparken dikkat edilmesi gerekenleri, felsefede doğru yöntemin ne olduğunu, filozofun kullanması gereken üslubu ve felsefe yapma özgürlüğünün önemini irdeliyor.

Özellikle felsefenin kısımlarına ilişkin tasnifi hâlâ geçerliğini koruyan ve ontolojinin isim babası kabul edilen Wolff’ün bu çalışması, felsefeye yeni başlayanlar kadar alanın uzmanlarının da yararlanacağı bir eser.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Felsefe ince sözden değil, hakikatten tat alır.”

“Filozof, iletmek için yazar -ne hatip gibi ikna etmek için, ne de şair gibi hoşnut etmek için. Filozofun tek amacı, ileri sürdüğü hakikati bilinir kılmaktır. Çünkü o, hakikat aşkıyla cezp olanlara yazar.”

“Felsefi yönteme göre felsefe geliştirmeyenler, yalnızca diğer yazarların sözlerinden hareketle bir bulamaç yaparlar. Başkalarının söylediklerini yeni bir ışıkla aydınlatmadıkları gibi, daha da karartırlar.”

“Bir ispatı hiçbir zaman seçik bir şekilde anlamayanlar, hakiki mantıktan ya da mantığı uygulama alışkanlığından yoksun olanlar, yargılarını aklın sunduğu delile değil de, türlü türlü dış etmenlere dayandırırlar. Dolayısıyla, rızaları iradeye dayanır ve bu nedenle çelişkinin her iki tarafına da kayıtsızdır. Bugün şevkle savunduklarının aksini yarın aynı coşkuyla savunduklarını görürsünüz.”

“İnsan bilmediği iyiyi arayamaz, bilmediği kötüden de kaçamaz.”

  • Künye: Christian Wolff – Genel Felsefe, çeviren: M. Mağsum Gökyüz, Pinhan Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2020

 

Johan Huizinga – Erasmus ve Reform Çağı (2020)

‘Homo Ludens’ gibi bir şaheserin yazarı Johan Huizinga, şimdi de Erasmus ve yaşadığı dönemi merkeze alarak reform çağının harikulade bir resmini çekiyor.

Huizinga burada, Erasmus’un gençliğini, gezgin bir bilim adamı olarak geçirdiği yılları, İngiltere, Fransa, İsviçre ve İtalya’da yaptığı çalışmaları ve bunun yanı sıra Thomas Moore ile arkadaşlığı ve Martin Luther King ile yaşadığı anlaşmazlıkları, dönemin kendine has karakteri içinde ele alıyor.

Yazar bununla da yetinmeyerek Erasmus’un ‘Deliliğe Övgü’ eseri ile Yeni Ahit’ten yaptığı usta işi çevirisi de dâhil, düşünürün külliyatının titiz bir incelemesini de yapıyor.

Huizinga’nın çalışması, Erasmus’u ve içinde yaşadığı çağı daha iyi kavramak için birebir.

  • Künye: Johan Huizinga – Erasmus ve Reform Çağı, çeviren: Orhan Düz, Alfa Yayınları, tarih, 360 sayfa, 2020

Henri Bergson – Plotinos (2020)

Büyük antik filozof Plotinos, Yeni Platonculuğun kurucusu olarak bilinse de, felsefi düşünüşe katkıları bununla sınırlı değildir.

Plotinos, Doğu felsefe ekolleri ile Aristoteles ve Platon’u ustaca harmanlayan özgün bir mistik felsefi sistem kurmuştur.

Bu kitap ise, Henri Bergson’un Plotinos üzerine verdiği dersleri bir araya getiriyor.

Bergson burada, Plotinos’un hayat hikâyesini ve felsefi yolculuğunu izliyor.

Bergson, bir Platon yorumcusu olarak Plotinos’un ortaya koyduğu katkıları ve düşünürün ruhun taşması, ruhun yayılması, kendisini düşünen ‘evrense ruh’, ruhların düşüşü ve bilinç teorisi gibi kavramlarını çok yönlü bir bakışla irdeliyor.

  • Künye: Henri Bergson – Plotinos: Tanrı, Ruh ve Mit, çeviren: Adnan Akan, Fol Kitap, felsefe, 104 sayfa, 2020

Ala El-Asvani – Diktatörlük Sendromu (2020)

“Diktatörlük insanlığa tehdit oluşturan ve kesinlikle mücadele edilmesi gereken bir hastalıktır.”

Son yıllarda bütün dünyada, en hafif tabirle otoriter, gerçek adıyla faşist rejimlerin yükselişine tanık oluyoruz.

‘Yakupyan Apartmanı’, ‘Şikago’ ve ‘Mısır Otomobil Kulübü’ gibi çok satan romanlarıyla bildiğimiz Mısırlı yazar Ala El-Asvani de, diktatörlük olgusunu derinlemesine tartıştığı bir metinle karşımızda.

El-Asvani burada, diktatörlük sendromunun semptomlarının neler olduğunu, “makbul vatandaşta” nasıl karşılık bulduğunu, faşist zihniyetin nasıl yayıldığını, bu süreçte entelektüelin nasıl itibarsızlaştırıldığını, terörizme zemin hazırlayan faktörler ile faşizm arasındaki ilişkiyi ve diktatörlük sendromunun nasıl önlenebileceğini irdeliyor.

Kitap, insanlığın genel olarak sergilediği diktatörlük alametleri üzerine ufuk açıcı sorularla yol almasıyla dikkat çekiyor.

Örneğin, Çin ya da Mısır’da büyüyen bir genç ile onunla aynı eğitim seviyesinde olan bir

Britanyalı ya da ABD’li genç arasındaki fark neydi?

El-Asvani, diktatöryel tavırların izlerinin gündelik hayatta insan davranışına nasıl yansıdığını izleyerek bu soruya dikkat çekici yanıtlar veriyor.

  • Künye: Ala El-Asvani – Diktatörlük Sendromu, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, siyaset, 148 sayfa, 2020

Zygmunt Bauman – Akışkan Korku (2020)

Lucien Febvre, modern çağın doğmak üzere olduğu zaman olan on altıncı yüzyıl Avrupası’ndaki yaşam deneyimini “Peur toujours, peur partout” (“Hep ve her yerde korku”) cümlesiyle özetlemişti.

Modernite ise, bizi bütün korkularımızdan kurtaracağını vaat etmişti.

Oysa durum, bunun tam tersi oldu.

Şimdi çevre felaketleri, terör saldırıları, doğal afetler ve salgın hastalıklar gibi güncel korkularımız bulunuyor.

Peki, sıkışıp kaldığımız bu endişe ikliminden nasıl kurtulabiliriz?

Zygmunt Bauman’a göre, diğer tüm insani birlikte yaşam biçimleri gibi akışkan modern toplumumuz da korkulu bir hayatı yaşanabilir kılmaya çalışan bir aygıttır.

Başka bir deyişle potansiyel olarak silahsızlaştıran ve yeteneksizleştiren tehlike korkusunu bastırma, toplumsal düzeni koruma adına etkin bir şekilde önlenemeyen ya da önlenmemesi gereken tehlikelerden türeyen bu korkuları susturma amaçlı bir aygıttır.

Bauman çalışmasında, modern zaman korkularının bir soykütüğünü çıkarıyor ve bizi, bu korkuların nedenlerini keşfedip zorluklarıyla gerçek anlamda yüzleşmeye çağırıyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Korku en fazla, yaygın, dağınık, belirsiz, bağlantısız, gayrı sabit, gezici olduğunda, açık bir adresi ya da nedeni olmadığında, bize görünmeyen bir uyak ya da nedenle musallat olduğunda, korkmamız gereken tehdit her yerde belirip hiçbir yerde görünmediğinde korkunçtur.”

“‘Korku’, belirsizliğimize, tehdide ve bunu yörüngesinde durdurmak veya durdurmak gücümüzün ötesindeyse mücadele etmek için ne yapılacağına ya da ne yapılabilip ne yapılamayacağına dair bilgisizliğimize verdiğimiz addır.”

“En korkuncu korkuların her yerde hazır ve nazır oluşudur; bunlar evlerimizin ya da gezegenimizin herhangi bir kuytu ya da çatlağından sızabilir. Karanlık sokaklardan ve parlak ışıklı televizyon ekranlarından. Yatak odalarımızdan ve mutfaklarımızdan. İşyerlerimizden ve oralara gidip gelmek için kullandığımız yeraltı treninden. Tanıştığımız insanlardan ve fark edemediğimiz insanlardan. Yuttuğumuz bir şeyden ve bedenimizin temas ettiği bir şeyden.”

“Uğursuz ‘milenyum böceği’ tarafından kimin bilgisayarı çökertilmişti? Halı akarlarının kurbanı olan kaç kişiyle karşılaştınız? Deli dana hastalığından kaç arkadaşınız öldü? Tanıdığınız insanlardan kaçı genetiği değiştirilmiş yiyeceklerden hasta ya da sakat oldu? Komşularınızdan ya da tanıdıklarınızdan hangisi hain ve kötü mülteciler tarafından saldırıya uğradı ve yaralandı? Panikler gelir gider ve ne kadar korkunç olursa olsun, bunların tüm diğerleriyle aynı kaderi paylaşacaklarını güvenle varsayabilirsiniz.”

“Modern akışkan düzende, hiçbirinin zorlu olduğundan kuşkulanılmasa bile korkuyu tetikleyen tehlikelerin insan hayatının kalıcı, ayrılmaz eşlikçileri olduğuna inanılır hale gelirken, korkulara karşı mücadelenin yaşam boyu bir iş olduğu ortaya çıkmıştır.”

“Hayatımız korkudan muaf olmak dışında her şeydir, bunun yürütüleceği akışkan modern düzen de tehlike ve tehditlerden muaf olmak dışında her şeydir. Artık sağlıklı bir hayat, korkuların potansiyel acizleştirici etkisine karşı, bizi korkaklaştıran gerçek ve varsayılan tehlikelere karşı uzun ve muhtemelen kazanılamayacak bir mücadeledir.”

  • Künye: Zygmunt Bauman – Akışkan Korku, çeviren: Cumhur Atay, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 224 sayfa, 2020