Fredric Jameson – Postmodernizm (2022)

Fredric Jameson’dan postmodernizmin sıkı bir Marksist analizi.

Jameson, bu klasikleşmiş yapıtında, postmodernizmin, kapitalizm tarafından yönlendirilen bir kitle kültürü olarak günlük hayatımızın her yönüne nüfuz ettiğini söylüyor.

Postmodernizm, günümüzde çokça telaffuz edilen, ama çoğu kişi için ne olduğu tam olarak kavranıp tanımlanamayan belirsiz bir kavram.

Bir fırsatı mı, yoksa bir erozyonu mu; bir dayatmayı mı, yoksa özgürleşmeyi mi temsil ettiği konusunda da bir fikir birliği olduğunu söylemek güç.

Postmodernizm tartışmalarında öncü bir yere sahip bulunan Amerika’nın en dikkate değer entelektüeli ve uluslararası alanda tanınan edebiyat kuramcısı Jameson, bu zor konuyu Marksist bir eleştirel mesafeyle ele alıyor.

Jameson postmodernizmin, kapitalizm tarafından yönlendirilen bir kitle kültürü olarak günlük hayatımızın her yönüne nüfuz ettiğini ileri sürüyor.

Bu özelliğiyle ideolojileri şekillendirmesi ve bunu da medya kültürü üzerinden bir hegemonyaya dönüştürmesi ise postmodern dünyada insanların yaşama biçimlerinin belirlenmesinde işleyen süreci yansıtıyor.

Sanat eserlerinden mimariye, teorik tartışmalardan ekonomiye dek pek çok ayrıntıya yer veren Jameson’ın bu kitabı, postmodernizm konusunda çarpıcı ve derinlikli bir tartışma.

  • Künye: Fredric Jameson – Postmodernizm: Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, çeviren: Cem Gönenç, Alfa Yayınları, felsefe, 476 sayfa, 2022

Aloïs Riegl – Modern Anıt Kültü (2022)

‘Modern Anıt Kültü’, mimarlık yazını alanında bir klasiktir.

Sanat tarihçisi Aloïs Riegl imzalı kitap, modern koruma düşüncesinin paradigma kurucu metinlerinin başında geliyor.

Kitap, sanat ve mimarlık tarihi içinde, İtalyan Rönesansından itibaren oluşmaya başlayan tarihi eserleri koruma bilincinin ortaya koyduğu kuramsal yaklaşımların evrimsel gelişme zincirinde, tarihselci ve restorasyoncu 19. yüzyıldan, modernist ve korumacı 20. yüzyıla geçişteki paradigma değişimini temsil eden halkadır.

Riegl’ın 1903’te kaleme aldığı kitap, sanat tarihçileri için olduğu kadar mimar ve restoratörler için de yol gösterici bir metin.

Geçiş sancılarının görüldüğü yüzyıl dönümünde, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan metin, sanat ve mimarlık tarihi ile restorasyon kuramının kesiştiği yerde duruyor.

Metnin etkisi, gerek disiplin içindeki özgül bilgi alanıyla, gerekse kendisinin tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamıyla sınırlandırılamayacak kadar güçlü.

İnsanın, ürettiği eserlerle, dolayısıyla geçmişiyle kurduğu ilişkinin modern zamanların başlangıcındaki dönüşümünü sorunsallaştıran metin, hem anıt değerlerindeki genelgeçer hiyerarşiyi sorguluyor, hem de, tespit ve öngörüleriyle, zaman ve mekân üstü bir geçerliliğe sahip.

Modernle tarihi miras arasındaki ilişkiye odaklanan ‘Modern Anıt Kültü’, aynı zamanda modernin de artık bir tarihi olduğunu ilan eden postmoderni çözümleyecek araçları barındırıyor.

Riegl’ın metni, sekülerleşmiş modern insanın geçmişle ilgisine, tarihi eser sevgisine, 20. yüzyılda, dinsel bir duygulanımın hâkim olacağını ilan ediyor, dinsel ve ruhsal olan ile dünyevi ve maddi olan arasında yeni bir ilişki tarif ediyor.

  • Künye: Aloïs Riegl – Modern Anıt Kültü, çeviren: Erdem Ceylan, Arketon Yayıncılık, sanat tarihi, 132 sayfa, 2022

Henri Lefebvre – Şehir Hakkı II (2022)

Henri Lefebvre’in ‘Şehir Hakkı’, yayımlandığı ilk günden itibaren antikapitalist kent hareketinin rehber kitabı oldu.

Kitabın bu ikinci cildi, ilkinin gölgesinde de kalmış olsa da, aslında ilk ciltte çizilen çerçeveyi derinleştirmesiyle çok önemli.

1968 ayaklanmasının arifesinde yayımlanan ‘Şehir Hakkı’, tek kelimeyle bir manifestodur.

Şehir denen gerçeğin artık geçmişte kalmış tarihsel bir olgu olduğunu, uğradığı süregiden dönüşüm içerisinde yeni bir kentsel gerçekliğin ve buna göre yeni bir hümanizmin doğmakta olduğunu müjdelemesiyle, ‘Komünist Manifesto’nun “Katı olan her şey buharlaşıyor…” savsözünün ardındaki diyalektik mantığı akla getiriyor.

Yurt işgaliyle yükselecek ve tüm dünyayı kasıp kavuracak isyan dalgasının fitilini ateşleyen Nanterre Üniversitesi’nde öğrencileriyle birlikte saf tutacak olan Henri Lefebvre’in bu savsözü de, 21. yüzyılın başında gezegenin dört bir yanında tırmanan antikapitalist kent hareketlerinin başlıca sloganlarından biri haline gelecektir.

Kitabın 1972’de yayımlanan bu ikinci cildiyle Lefebvre, ilk ciltte çizdiği çerçeveye derinlik kazandırıyor.

Bütün Avrupa’da olduğu gibi şehirlerinde köklü bir mekânsal dönüşümün yaşandığı dönemin Fransası’nda, konuyla ilgili gözlem ve kaygıların dile getirildiği düşünsel bir buluşma noktası olan Espaces et Sociétés dergisindeki yazıları, özellikle dikkat çekiyor.

Bunlardan “Şehir ve Kentsel”, Lefebvre’in başlı başına bir ideoloji olarak tanımladığı şehircilik karşısında avadanlığının anahtar kavramlarından biri olan “kentsel” sözünü anlamamızı sağlayacak önemli ipuçları içeriyor.

  • Künye: Henri Lefebvre – Şehir Hakkı II: Mekân ve Siyaset, çeviren: Metin Yetkin, Sel Yayıncılık, kent çalışmaları, 136 sayfa, 2022

Vanessa Lemm – Nietzsche’nin Hayvanları (2022)

Nietzsche düşüncesinde hayvan izleğini derinlemesine inceleyen özgün bir çalışma.

Vanessa Lemm’in kitabının bir başka önemli katkısı ise, Nietzsche’den Foucault’ya uzanarak hayvan meselesinin felsefedeki serüvenini çok yönlü izlemesi.

Nietzsche’nin erken dönem eserlerinden itibaren izi sürülebilecek hayvan teması, yoğunluğunu gitgide daha fazla hissettiren merkezî temalardan birisidir.

Felsefede genel olarak hayvan meselesinin uzun zamandır göz ardı edilmiş olmasından, elbette Nietzsche de nasibini aldı.

Nietzsche’nin yapıtlarını mekik gibi dokuyan bu çok özgün yorumda Lemm’in yapmak istediği şey, hayvan izleğinin insanın hakikate ulaşma yolunda ne denli belirleyici bir uğrak olduğunu ortaya koymak.

Uygarlığın bireyi baskılayıp onun en mahrem noktalarını bile sakatlayan tahakkümünün karşısına, Nietzsche oluşum hâlindeki yepyeni bir insan kültürünü çıkarır.

Bu insan kültürünün ana motifi ise hayvana özgü unutmadır.

Nietzsche, uygarlığın insan belleği üzerinde yarattığı tahribatı, hayvana özgü unutma biçiminin benimsenmesi sayesinde aşmayı hedefler.

Bu kitap, Nietzsche’nin uygarlık ve kültür arasında kurduğu karşıtlığı öne çıkararak, yepyeni bir insan kültürünün ancak insan hayvanının unutabilme kapasitesinin geliştirilmesiyle kurulabileceğini iddia ediyor.

Doğal olarak Nietzscheci bir siyasetin düşünülmeye başlanacağı yer de burasıdır.

Üstelik Lemm, Adorno, Derrida, Sartre, Arendt ve Foucault gibi çağdaş düşünürlerin hayvan meselesini ele alışını, Nietzsche’nin bakış açısıyla karşılaştırarak verimli tartışmaların yolunu da açıyor.

Kitap; felsefe, kültürel çalışmalar, sanat ve siyaset, edebiyat ve estetikle ilgilenen okurların kesinlikle kaçırmaması gereken özgün bir Nietzsche yorumu olarak okunmalı.

  • Künye: Vanessa Lemm – Nietzsche’nin Hayvanları: Kültür, Politika ve İnsanın Hayvanlığı, çeviren: Volkan Ay, Fol Kitap, felsefe, 312 sayfa, 2022

Kenan Göçer – Dostluk Felsefesi (2022)

Bugünkü dünyada dostluğun anlamı nedir?

Kenan Göçer, Platon’dan bugüne dostluk üzerine yazılmış metinleri; siyasetten felsefeye ve ekonomiye uzanan güncel meseleler etrafında yeniden test ediyor.

Zeynep Sayın’ın sunuşunu yaptığı ‘Dostluk Felsefesi’, Platon’dan bugüne gelen dostluk metinlerini güncel sorunlar ve kavramlarla yeniden buluşturarak günümüze yeni bir şeyler sesliyor.

Ekonomiden politikaya, dinden tasavvufa, tıptan etiğe, umuttan yürüyüşe, ticaretten direnişe pek çok temel alanı; aşk, sevgi, yol, armağan, ahlak, eşitlik, özgürlük, birikim, budala, abdal, iman, ölçü, şiddet, zaman, cemaat, hiyerarşi, tahakküm, direniş, para, borç, parça, birim, Melâmîlik, olay, doğa, anlatı, oyun, güven, yaratı ve benzeri kavramlarla örgülüyor.

Bu örme işini de dostane bir biçimde yapıyor.

Akademik çevrelerde “disiplinler arası” dense de, Göçer buna “halitik” demeyi yeğliyor.

Kitabı benzerlerinden farklı kılan ise söz konusu alan ve kavramları izonomik bir yaklaşım ile sunması.

  • Künye: Kenan Göçer – Dostluk Felsefesi, Pan Yayıncılık, felsefe, 200 sayfa, 2022

Tanol Türkoğlu – Dijital Kaos (2022)

İnternetle ilişkimiz, sadece bireysel değil toplumsal alışkanlıklarımızı da kökten dönüştürdü ve dönüştürmeye de devam ediyor.

Tanol Türkoğlu, dijital dünyanın kaotik ve devrimci durumu üzerine aydınlatıcı makaleleriyle karşımızda.

Kitabın ilk bölümü, olası “dijital devrim”in ekonomik temelini oluşturacak kripto para dünyasına odaklanıyor.

İkinci bölüm, yapay zeka dünyasını ele alıyor.

Üçüncü bölüm, hakikat sonrası sahtekârlığı dünyasında sosyal medyanın konumunu ele alıyor.

Son bölüm ise, “Dijitalleşme bireye, topluma, dünyaya, evrene yeni bir bakış açısı getirebilir mi?” sorusundan yola çıkarak olası gelecek senaryoları üzerine düşünüyor.

.

  • Künye: Tanol Türkoğlu – Dijital Kaos, Epsilon Yayıncılık, inceleme, 264 sayfa, 2022

Jia Tolentino – Hileli Ayna (2022)

Kendini kandırma nehri deli dolu akar; hayatın sahte vaatleri bizi sürekli bir açlık hali içine sokar.

Jia Tolentino, içinde yaşadığımız kültürün bizi ne denli büyük yanılgılara sürüklediğini ve bundan kendimizi nasıl kurtarabileceğimizi irdeliyor.

Benliğin ön plana çıktığı bir çağda yaşıyoruz; gerçekleri güçlülerin şekillendirdiği, hem kişisel hem de siyasi yanılgılarla dolu bir çağda.

Tolentino, karmaşık ve çok katmanlı meseleleri açıklama becerisini mizah anlayışıyla birleştirerek içinde yaşadığımız dönemi tanımlayan çatışmaları, çelişkileri, büyük değişimleri irdeliyor.

Birbiriyle bağlantılı konuları masaya yatıran dokuz denemenin yer aldığı ‘Hileli Ayna’da, hayatlarımızın yüzeyinin hemen altında akıp giden kendini kandırma nehrinde bizleri aydınlatıcı bir yolculuğa çıkarıyor; içine doğduğumuz ve bizi şekillendiren kültürün aynasında kendimizi net bir şekilde görmenin zorluğunu gözler önüne seriyor.

Sosyal internetin kâbus gibi yükselişinden 2000’lerin belirleyici sistemi haline gelen dolandırıcılık düzenine, abartılı düğünlerden bedenlerimiz de dahil olmak üzere her şeyin biz ölene kadar daha verimli ve güzel olması gerektiği konusunda ısrar eden optimizasyon rüyasına, farklı gözüken konuları birbirine bağlayarak anlatıyor Tolentino.

  • Künye: Jia Tolentino – Hileli Ayna: Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz?, çeviren: Su Akaydın, Mundi Kitap, deneme, 304 sayfa, 2022

Georges Sorel – Şiddet Üzerine Düşünceler (2022)

Georges Sorel’in ‘Şiddet Üzerine Düşünceler’i, şiddetin etkileri ve sonuçları hakkında şu ana kadar yazılmış en devrimci metinlerdendir.

Özellikle neoliberalizmin her yeri, her şeyi talan ettiği bu dönemde yeniden ve yeniden okunması gereken bir kitap.

Sorel’in ‘Şiddet Üzerine Düşünceler’i 20. yüzyılın en tartışmalı, en dehşet verici ve en tehlikeli kitaplarından biri.

Ne sol ne de sağ Sorel’in çağrısını sahiplenir, kendisinden ilham alan devrimci hareketleri dahi korkutmuştur, ekseriya deccal muamelesi görür.

Sorel şiddet, mit, genel grev kavramları etrafında ördüğü kuramıyla, modern çağın kapitalist dekadansını ve burjuva toplumunun çıkışsızlığını yarmak ister.

Avrupa’da ebedi barışın konuşulduğu fin de siècle (yüzyıl sonu) ikliminde Sorel kana bulanacak bir yüzyılın haberini verir, işçi sınıfını barbarlığın geri dönüşüne hazırlar.

İngiliz romancı J.B. Priestley, altmışını geçmiş, Légion d’honneur’lü emekli bir mühendisin nasıl olup da böyle bir kitap yazdığı anlaşılırsa modern çağ da anlaşılmış olur der.

Neoliberalizmin, geçtiğimiz yüzyılın mücadelelerinin kazanımlarını tarumar edişinin ardından devrimci sendikalizmin bu kurucu metni yeniden okunmayı ve bu kez anlaşılmayı talep ediyor.

Cana Bostan’ın sunuşu, Jacques Julliard’un önsözü, Isaiah Berlin’in sonsözü ve Anahid Hazaryan’ın çevirisiyle.

  • Künye: Georges Sorel – Şiddet Üzerine Düşünceler, çeviren: Anahid Hazaryan, Telemak Kitap, siyaset, 424 sayfa, 2022

Laurence Louër – Sünniler ve Şiiler (2022)

Sünni-Şii ilişkilerine yön vermiş siyasi, sosyolojik ve tarihi dinamikler üzerine çok önemli bir çalışma.

Ortadoğu üzerine çalışmalarıyla tanınan siyaset bilimci Laurence Louër, kitabının ilk kısmında halifelik tartışmasının başlangıcından günümüze Sünniler ve Şiilerin küresel bir siyasi tarihini sunuyor.

Bunu yaparken çağdaş çatışmaların tarihî kökenlerini açıklıyor, tarihî süreklilikler ve kopuşları vurguluyor, düşmanlık ve örtüşme noktalarının altında yatan dinamiklere ışık tutuyor.

İkinci kısımda, siyasal alanın Sünni-Şii ayrımıyla yapılandırıldığı birçok ulusal konfigürasyona ilişkin tarihsel ve sosyolojik bir araştırma yürütülüyor.

Böylece Sünni ve Şii kimliklerinin diğer toplumsal, etnik, dilsel, bölgesel, iktisadi ve statüsel kimliklerle nasıl eklemlendiği ortaya konuluyor.

Yazara göre, birçok Ortadoğu ülkesinde var olmakla birlikte, Sünni-Şii ayrımının ulusal ve bölgesel siyasi bağlamlara bağlı olarak şiddetli çatışmalara yol açıp açmamasının gerisinde, –her toplumun kendi koşullarına özgü– bu eklemlenme yatıyor.

Sünni-Şii ilişkilerinin tarihi, nereden bakılırsa bakılsın bin yılı aşkın süredir devam eden kesintisiz bir çatışmanın hikâyesidir.

Bu bitimsiz mücadele, Hz. Muhammed’in halefi etrafındaki anlaşmazlıklardan doğan kadim nefrete bağlansa da, aradan geçen yüzyıllar, mevcut ihtilafın siyasi bağlama göre kâh canlanıp kâh sönümlendiğine işaret eder.

Bu iniş çıkışlar çoğu zaman hükmeden ile hükmedilen grupların ihtiyaçlarına göre şekillenirken, bazen siyasi elitlerin meşruiyet kazanmasına yaramış, bazen de isyancıların başkaldırısının veya din adamlarının nüfuz kazanma çabasının aracı olmuştur.

‘Sünniler ve Şiiler: Bir İhtilafın Siyasi Tarihi’ bugün hâlâ devam eden bu gerilimin tarihteki izini sürerken, İslâm’ın iki büyük mezhebi arasındaki süreklilik ve kopuşları da araştırıyor.

Louër, uluslararası camiada başvuru kaynağı olarak kabul gören kitabında Irak, Pakistan, Suudi Arabistan, İran, Yemen ve Lübnan gibi farklı ülkelerin kendilerine has siyasi koşullarını ve toplumsal yapılarını göz ardı etmeden, serinkanlı bir Ortadoğu panoraması ortaya koyuyor.

  • Künye: Laurence Louër – Sünniler ve Şiiler: Bir İhtilafın Siyasi Tarihi, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, siyaset, 253 sayfa, 2022

Jane Hathaway – Darüssaade Ağası (2022)

Hadımların Doğu Afrika’dan Osmanlı sarayına nasıl bir yolculukla geldikleri, padişahların ve saraylıların onları farklı farklı nedenlerle en yüksek konumlara nasıl çıkarttıklarını araştıran eşsiz bir çalışma.

Jane Hathaway, hadım ağasının Doğu Afrika’daki kökenlerini ve 16. yüzyılın sonlarında görevinin başlangıcından 20. yüzyılın başlarında saray haremine kadar olan siyasi, ekonomik ve dini rolünü analiz etmek için çok çeşitli birincil kaynaklar kullanıyor.

Osmanlı sarayında darüssaade ağası veya diğer adıyla kızlar ağası, birçok çelişkiyi şahsında cisimleştiren bir figürdü.

Afrika’dan getirilmiş, hadım edilmiş bir köleydi; asıl ailesiyle bağları tamamen koparılmıştı, kendi ailesini kurması söz konusu değildi.

Buna karşılık, Osmanlı hanedan ailesinin çok yakınına, mahrem dünyasına girmişti ve o ailenin fertleriyle iç içe yaşıyordu: Padişaha kız veya erkek evladının doğduğu müjdesini getiren, şehzadelerin eğitimiyle ilgilenen veya padişaha annesinin ölüm haberini veren oydu.

Bu konumu sayesinde Osmanlı sarayında son derece etkili, yeri geldiğinde sadrazamlarla rekabete girebilen bir güç odağı haline gelmişti.

Hathaway, ‘Darüssaade Ağası. Osmanlı Sarayında Afrikalı Bir Güç Odağı’nda, bu makamı ve üç yüz yılı aşan bir zaman dilimi boyunca bu makamda bulunanları mercek altına alıyor, 17. ve 18. yüzyılların krizlerinden 19. yüzyılın reformlarına uzanan süreçte meydana gelen dönüşümlerin etkisiyle darüssaade ağalığının ne gibi değişimler geçirdiğini anlatırken Osmanlı sarayındaki ve dünyasındaki derin dönüşümü de gözler önüne seriyor.

  • Künye: Jane Hathaway – Darüssaade Ağası: Osmanlı Sarayında Afrikalı Bir Güç Odağı, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2022