Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i (2026)

Laurence H. Shoup’un bu çalışması, Amerikan Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) tarafsız bir düşünce kuruluşu olarak değil, ABD merkezli neoliberal küresel düzenin entelektüel ve kurumsal beyinlerinden biri olarak ele alan açıkça eleştirel bir çalışmadır.

Shoup’a göre CFR, dış politika üzerine “uzman görüş” üreten bağımsız bir forum olmaktan ziyade, finans sermayesi, büyük şirketler, askeri-endüstriyel kompleks ve devlet aygıtı arasında süreklilik sağlayan bir elit ağıdır. ‘Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk’ (‘Wall Street’s Think Tank: The Council on Foreign Relations and the Empire of Neoliberal Geopolitics’), CFR üyelerinin büyük bölümünün Wall Street bankaları, çokuluslu şirketler, enerji tekelleri ve savunma sanayiiyle iç içe geçmiş olmasına dikkat çeker. Bu bağ, ABD dış politikasının “ulusal çıkar” söylemi altında aslında sermayenin küresel çıkarlarını öncelediğini gösterir.

Shoup, CFR’ın özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde neoliberal küreselleşmenin ideolojik meşrulaştırıcısı rolünü üstlendiğini savunuyor. Serbest piyasa reformları, özelleştirme, finansal serbestleşme ve “liberal müdahalecilik”, CFR çevrelerinde hem kaçınılmaz hem de evrensel doğrular olarak sunulur. Bu çerçevede demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik müdahaleleri maskeleyen araçlara dönüşür.

Kitabın en güçlü yanı, CFR’ın doğrudan politika yapmaktan çok, ne düşünülebilir olduğunun sınırlarını çizdiğini göstermesidir. Shoup’a göre CFR, alternatif dünya tasavvurlarını dışlayarak, ABD dış politikasını dar bir elit uzlaşı alanına hapseder. Radikal eşitsizlik eleştirileri, emperyalizm tartışmaları veya küresel Güney perspektifleri bu çerçevenin dışında bırakılır.

Sonuç olarak bu kitap, CFR’ı modern ABD imparatorluğunun sessiz ama etkili mimarlarından biri olarak konumlandırıyor. Neoliberal jeopolitiğin nasıl üretildiğini, normalleştirildiğini ve kurumsallaştırıldığını anlamak isteyenler için rahatsız edici ama aydınlatıcı bir çerçeve sunuyor.

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk
Çeviren: Pelin Tuştaş • Kor Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık (2026)

Netta Weinstein, Heather Hansen ve Thuy-vy T. Nguyen’in bu kitabı, modern toplumda çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla anılan tek başınalığı, bilimsel araştırmalar ışığında yeniden düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, yalnızlık ile tek başınalık arasındaki kritik ayrımı merkeze alarak, başkalarıyla bağın yokluğu anlamına gelen yalnızlığın aksine, bilinçli ve gönüllü tek başınalığın psikolojik açıdan besleyici bir deneyim olabileceğini savunuyor.

‘Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü’ (‘Solitude: The Science and Power of Being Alone’), bir yetişkinin uyanık hayatının yaklaşık üçte birini tek başına geçirdiği gerçeğinden hareketle, bu zamanın neden çoğu zaman “boşa geçen” ya da kaçınılması gereken bir alan olarak damgalandığını sorguluyor. Mesele bu zamanı ortadan kaldırmak değil; onu dönüştürmek. Araştırmalar, tek başına geçirilen zamanın doğru koşullarda rahatlama, yeniden enerji toplama, duygu düzenleme ve problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor.

Weinstein, Hansen ve Nguyen, psikoloji literatüründeki temel bulguları gündelik hayata uygulanabilir bir çerçeveye taşıyor. Yaratıcılığın artması, içsel motivasyonun güçlenmesi ve kişinin kendi değerleriyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi, tek başınalığın sunduğu imkânlar arasında öne çıkıyor. Kitap, bu deneyimin sosyal ilişkilerle çelişmediğini; aksine, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği arttıkça başkalarıyla olan bağlarının da derinleşebileceğini ileri sürüyor.

Sonuç olarak kitap, tek başınalığı bir eksiklik ya da sorun olarak değil, iyi yaşamanın önemli bir bileşeni olarak ele alıyor. Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmenin hem bireysel iyilik hâline hem de daha dengeli ve anlamlı bir hayata açılan güçlü bir kapı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü
Çeviren: Zeynep Sultan Doğruer • Albaraka Yayınları
İnceleme • 376 sayfa • 2026

Gemma Lavender — Kısaca Kuantum Fiziği (2026)

Gemma Lavender’in bu çalışması, kuantum fiziğinin temel kavramlarını kısa, yoğun ve anlaşılır açıklamalarla sunuyor. Kitap, atom altı dünyanın sezgilere aykırı işleyişini okuru korkutmadan tanıtıyor ve kuantum fiziğinin yalnızca fizikçilerin değil, çağdaş dünyayı anlamak isteyen herkesin konusu olduğunu gösteriyor.

‘Kısaca Kuantum Fiziği: Büyük Fikirler Arasında Yolculuk’ (Quantum Physics in Minutes’); dalga-parçacık ikiliği, belirsizlik ilkesi, süperpozisyon ve dolanıklık gibi kuantum teorisinin merkezinde yer alan fikirleri, gündelik benzetmeler ve tarihsel bağlam eşliğinde ele alıyor. Planck, Einstein, Bohr ve Schrödinger gibi isimlerin katkıları üzerinden teorinin nasıl şekillendiğini anlatıyor ve bilimsel devrimlerin ardındaki düşünsel kırılmaları görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda kuantum fiziğinin yalnızca teorik bir alan olmadığını vurguluyor. Lazerlerden yarı iletkenlere, tıbbi görüntülemeden kuantum bilgisayarlara uzanan uygulamalar üzerinden, bu teorinin modern teknolojiyi nasıl mümkün kıldığını açıklıyor. Böylece soyut görünen kavramların günlük yaşamla bağını kuruyor.

Kitap, kısa bölümler halinde ilerleyen yapısıyla okura parçalı ama bütünlüklü bir okuma deneyimi sunuyor. Alanla ilk kez karşılaşanlar için güçlü bir giriş niteliği taşıyor ve kuantum fiziğinin neden bilim tarihinde dönüştürücü bir rol oynadığını sade bir dille ortaya koyuyor. Bu yönüyle kitap, karmaşık bilginin erişilebilir biçimde aktarılmasının başarılı bir örneğini oluşturuyor.

Gemma Lavender — Kısaca Kuantum Fiziği: Büyük Fikirler Arasında Yolculuk
Çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek • Literatür Yayıncılık
Fizik • 160 sayfa • 2026

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım (2026)

Jacob Blumenfeld’in bu çalışması, Max Stirner’in düşüncesini anarşizm, bireycilik ya da nihilizm gibi yerleşik etiketlere sıkıştırmadan, onu özgün felsefi mantığı içinde yeniden okumayı amaçlıyor. Blumenfeld’e göre Stirner, modern siyasetin ve ahlakın temelini oluşturan tüm “kutsal” soyutlamaları —devlet, toplum, insanlık, ahlak, haklar— radikal biçimde çözüyor ve bireyin bu kavramlar karşısındaki boyun eğişini sorguluyor.

‘Meselemi Hiç’e Bıraktım’ (‘All Things Are Nothing to Me’), Stirner’in ‘Biricik ve Mülkiyeti’nde geliştirdiği “biricik” kavramını merkeze alarak, öznenin sabit bir öz, kimlik ya da evrensel tanım üzerinden değil, sürekli değişen, somut ve ilişkisel bir varoluş olarak düşünüldüğünü gösteriyor. “Bana hiçbir şey kutsal değil” ifadesi, Blumenfeld’e göre basit bir yıkıcılık değil; iktidarın düşünsel dayanaklarını boşa çıkaran sistematik bir eleştiri biçimi. Stirner, özgürlüğü soyut ideallerde değil, bireyin kendi gücünü kullanma ve ilişkilerini kendi çıkarı doğrultusunda kurma kapasitesinde temellendiriyor.

Blumenfeld, Stirner’in düşüncesini Hegel sonrası Alman felsefesi, Feuerbach’ın insan özcülüğü ve modern sol gelenekle karşılaştırarak, onun neden hem anarşistler hem de Marksistler tarafından dışlandığını açıklıyor. Stirner’in felsefesi, kolektif kurtuluş anlatılarına mesafeli dururken, bireysel özerkliği siyasal düşüncenin merkezine yerleştiriyor. Bu yönüyle kitap, Stirner’i sadece provokatif bir figür olarak değil, modern siyaset felsefesinin sınırlarını zorlayan tutarlı ve rahatsız edici bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım: Max Stirner’in Biricik Felsefesi
Çeviren: Güney Çeğin, A. Halim Karaosmanoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı (2026)

Sari Hanafi’nin bu çalışması, çağdaş sosyal bilimlerde hâkim olan liberal söylemleri eleştirel bir bakışla sorguluyor ve sosyoloji için daha diyalojik, çoğulcu bir yaklaşım öneriyor. Hanafi, özellikle küresel akademide yaygınlaşan “sembolik liberalizm” kavramı üzerinden, özgürlük, çoğulculuk ve hoşgörü gibi değerlerin çoğu zaman yüzeysel ve temsili düzeyde benimsendiğini savunuyor.

‘Sembolik Liberalizme Karşı’ (‘Against Symbolic Liberalism’), sembolik liberalizmin, Batı-merkezli bilgi üretimini sorguluyormuş gibi yaparken aslında mevcut epistemik hiyerarşileri yeniden ürettiğini gösteriyor. Hanafi’ye göre bu yaklaşım, Küresel Güney’den gelen bilgileri tanıyor gibi görünse de onları çoğunlukla marjinalleştiriyor, folklorize ediyor ya da evrensel teorilerin ham maddesi haline getiriyor. Böylece eşitsiz güç ilişkileri, liberal bir dil içinde görünmez kılınıyor.

Hanafi, buna karşılık “diyalojik sosyoloji” çağrısında bulunuyor. Bu yaklaşım, farklı entelektüel gelenekler arasında gerçek bir karşılıklılığı, eşitliği ve müzakereyi esas alıyor. Sosyolojinin yalnızca Batı’dan dünyaya yayılan bir teori alanı değil, farklı coğrafyaların tarihsel deneyimlerinden beslenen çok merkezli bir bilgi pratiği olması gerektiğini savunuyor. Diyalog, burada yalnızca metodolojik bir tercih değil, etik ve politik bir zorunluluk olarak ele alınıyor.

Kitap, akademik özgürlük, bilgi üretimi, göç, din ve kamusal alan gibi temaları küresel eşitsizlikler bağlamında yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, sosyal bilimlerin eleştirel potansiyelini ciddiye alan okurlar için, liberal söylemlerin sınırlarını ve alternatif düşünme imkânlarını açığa çıkaran önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı: Diyalojik Sosyoloji İçin Bir Savunma
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 320 sayfa • 2025

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi (2026)

Selin Melikler’in ‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’ adlı kitabı, deliliği tıbbi ya da patolojik bir sapma olarak değil, düşünce ve sanat tarihinde trajik bir deneyim olarak ele alan eleştirel bir inceleme sunuyor. Melikler, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan temel metinleri merkeze alarak, deliliğin akıl karşısında bastırılan bir “eksiklik” değil, modern öznenin sınırlarını açığa çıkaran kurucu bir deneyim olduğunu tartışıyor.

Kitap, Nietzsche’nin trajedi, Dionysosçu taşkınlık ve aklın sınırları üzerine düşüncelerini, Foucault’nun deliliğin tarihine ilişkin çözümlemeleriyle birlikte okuyor. Bu iki düşünür arasında kurulan hat, deliliğin dışlanma, sessizleştirilme ve denetim altına alınma süreçlerini görünür kılarken, aynı zamanda deliliğin düşünceyi sarsan ve dönüştüren gücünü de öne çıkarıyor. Delilik, burada modern rasyonalitenin karanlık karşıtı olarak değil, onun kırılganlığını ifşa eden bir eşik deneyimi olarak konumlanıyor.

Melikler, felsefi metinlerle yetinmeyip çağdaş trajik sanatın güçlü örneklerinden Lars von Trier sinemasını da tartışmaya dahil ediyor. Von Trier’in filmleri, deliliğin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını güncel imgeler üzerinden düşünmek için bir alan açıyor. Böylece delilik, tarihsel bir kavram olmanın ötesinde, bugün hâlâ süren bir deneyim olarak ele alınıyor.

‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’, deliliği aklın dışında tutan açıklamalara karşı, onu düşüncenin merkezine yerleştiren bir okuma öneriyor. Kitap, felsefe, sanat ve eleştirel teoriyle ilgilenen okurlar için deliliğin neden hâlâ vazgeçilmez bir sorgulama alanı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi
• Agora Kitaplığı
Felsefe • 176 sayfa • 2026

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset (2026)

Marco Guglielmo’nun bu çalışması, dijital teknolojilerin sol siyaseti nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün hem olanaklarını hem de sınırlarını inceliyor. Kitap, internetin ve sosyal medyanın sol hareketlere otomatik olarak ilerici bir güç kazandırdığı yönündeki iyimser kabulleri sorguluyor ve dijital alanın siyasal mücadelede tarafsız bir zemin olmadığını gösteriyor.

Guglielmo, çevrimiçi örgütlenme biçimlerinin hız, görünürlük ve erişim sağladığını kabul ediyor ancak bu araçların aynı zamanda parçalanma, yüzeysellik ve kısa ömürlü mobilizasyonlar ürettiğini söylüyor. Hashtag kampanyalarının ve platform temelli eylemlerin, kalıcı politik örgütlenmenin yerini alamadığını, çoğu zaman onu ikame eden zayıf formlar yarattığını ileri sürüyor. Dijital siyasetin, katılımı artırıyor gibi görünürken kolektif karar alma süreçlerini aşındırdığını tartışıyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’ (‘Left and Digital Politics’), platform kapitalizminin mantığını merkeze alıyor ve solun dijital araçları kullanırken bu yapısal koşulları yeterince hesaba katmadığını öne sürüyor. Algoritmaların, veri ekonomisinin ve özel şirketlerin kontrolündeki altyapıların siyasal eylemi nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde analiz ediyor. Guglielmo, sol siyasetin yalnızca dijital mecralarda var olmasının, onu bu iktidar ilişkilerine bağımlı kıldığını vurguluyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’, dijital teknolojileri reddetmek yerine onları eleştirel bir bilinçle kullanmayı öneriyor. Yazar, yüz yüze örgütlenme, uzun vadeli strateji ve maddi siyasal mücadeleyle dijital araçlar arasında dengeli bir ilişki kurulması gerektiğini savunuyor. Kitap, çağdaş solun dijital çağda nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğine dair önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset: Platform Neoliberalizminden Platform Sosyalizmine Siyasi Partiler
Çeviren: Duygu Şahin • İletişim Yayınları
Siyaset • 331 sayfa • 2026