Hoimar von Ditfurth – Bilinç Gökten Düşmedi (2021)

Beynimiz, bize altın tepside sunulmadı.

Hoimar von Ditfurth, yaklaşık bir milyon yıl önce kendi varlığının bilincine varmış beynimizin olağanüstü evrimini anlatıyor.

Beynimizin hazır bir şekilde gökten düşmediğini söyleyen Ditfurth, beynimizin kendi varlığının bilincine varmaya başladığında en azından bir milyar yaşında olduğunu belirtiyor.

Ditfurth, devamında şöyle diyor:

“Öznenin yaşantısında ilk kez dünyanın bir tür izdüşümü, bir tür kopyası ya da imgesi ortaya çıktığında, bu imgenin neye benzeyeceği konusundaki kararlar evrimce çoktan alınmıştı… Her halükârda bunlar biyolojik kararlardı.”

  • Künye: Hoimar von Ditfurth – Bilinç Gökten Düşmedi: Bilincimizin Evrimi, çeviren: Veysel Atayman, Alfa Yayınları, bilim, 428 sayfa, 2021

Veysel Atayman ve Tuncer Çetinkaya – Popüler Sinema’nın Mitolojisi 2 (2021)

Popüler sinemanın suçla imtihanı üzerine çok iyi bir çalışma.

Veysel Atayman ve Tuncer Çetinkaya, suç filmlerinin doğuşundan 70’li yıllara uzanan macerasını ve türün bütün yapısal problemlerini masaya yatırıyor.

Çalışma, kendi içinde “Gangster”, “Polisiye / Dedektif”, “Gerilim”, “Kara Film”, “Casus”, “İnfazcı”, “Politik Suç”, “Mahkeme”, “Soygun” gibi pek çok kola ayrılan suç filmlerini kronolojik bir bakışla ele alması, bunun yanı sıra türe dair güncel tartışmaları da barındırmasıyla dikkat çekiyor.

  • Künye: Veysel Atayman ve Tuncer Çetinkaya – Popüler Sinema’nın Mitolojisi 2, Ayrıntı Yayınları, sinema, 496 sayfa, 2021

Hoimar von Ditfurth – Biz, Bu Evrenin Çocukları (2021)

‘Biz, Bu Evrenin Çocukları’, sonsuz evren hakkında pek çok bilgi barındıran, konu hakkında arşivlik bir yapıt.

Hoimar von Ditfurth, yepyeni bir astronomi ve kozmos tablosu çiziyor.

Ditfurth, dizinin bu son kitabında 20. yüzyılın sonundaki evrene ilişkin standart bilgi ve verilerle, her türlü metafizikten uzak, kendi içinde bütünlüklü, kapalı, algılarımızın ve düşünme alışkanlıklarımızın sınırlarını genişleten bir yapıt oluşturmuş.

Ditfurth, hâlihazırda benimsenmiş olan bir evren tablosunun, sonsuz büyüklükteki evrenin milyarlarca galaksisinden birinin (Samanyolu) kenarına rastlayan bir Güneş sisteminin hayata elverişli üçüncü sıradaki gezegeni unutulmuş ve terk edilmiş, yapayalnız dolanıp durduğu anlayışına dayalı tablonun yanıltıcılığını gözler önüne seriyor.

Ditfurth, bir “uzay gemisine” benzettiği Dünya’nın ve gezegenleriyle birlikte Güneş sisteminin, hayata düşman, yaşamaya izin vermeyen, soğuk ve ürpertici bir kozmosun karanlığında sahipsiz olmadığını vurguluyor.

Bu çalışma, evrende en uzak ile en yakın, en büyük ile en küçük arasında kopmaz bağ olduğunu, “dış uzayın” ve ötesinin burada hayatın var olması ve sürmesi için vazgeçilmez katkılar sunduğunu gösteren bir başyapıt olarak muhakkak okunmalı.

  • Künye: Hoimar von Ditfurth – Biz, Bu Evrenin Çocukları, çeviren: Veysel Atayman, Alfa Yayınları, bilim, 392 sayfa, 2021

Hoimar von Ditfurth – Başlangıçta Hidrojen Vardı (2021)

Özellikle son yıllarda gericilerin bitmek bilmez saldırılarıyla karşı karşıya kalmış “evrimi” bilimsel ve felsefi düzlemde açıklayan sıkı bir eser.

Hoimar von Ditfurth, ‘Başlangıçta Hidrojen Vardı’da, big-bang’in ardından gezegende başlayan hayatın öyküsünü anlatıyor.

Modern doğa bilimleri alanında çok sayıda bilim dalının verilerini bir araya getirerek doğa tarihinin büyüleyici bir panoramasını çizen Ditfurth, toplamda üç kitaptan oluşan bu çalışmasında, “yaratılış” mitoslarının ardından, son yıllarda özellikle ABD’nin başını çektiği “Akıllı Tasarım”cı tezlerin hedefi halindeki “evrimi”, hem bilimsel hem de felsefi düzlemde tartışmaya açıyor.

Sistem teorisi, “sosyal sistemleri” de kapsadığı için, evrim ile sosyal sistem karşılaştırmaları çok yönlü bir ilgiyi hak ediyor.

İşte Ditfurth’un çalışması da bilhassa, evrim süreçleriyle birlikte, özellikle günümüzde çok konuşulan “sistem teorisi”nin sağlam bir modelini sunmasıyla dikkat çekiyor.

Yazar, ayrıntılı bilimsel zorlamalara girmeden, fakat aynı zamanda düşünce alışkanlıklarımıza da meydan okuyan kitabında, big-bang’den başlayarak büyük patlamanın ardından evrenin bir köşesinde ortaya çıkan bir gezegenin ve onun üzerinde başlayan hayatın öyküsünü anlatıyor.

Oksijenin zehirli gaz olarak başlangıçta canlıları yok olmanın eşiğine getirmesi, karaya çıkan hayatın “sıcakkanlılığı” keşfedişi ve bilinç ile kültürün ortaya çıkışı, burada aydınlatılan çarpıcı konulardan birkaçı.

  • Künye: Hoimar von Ditfurth – Başlangıçta Hidrojen Vardı, çeviren: Veysel Atayman, Alfa Yayınları, bilim, 418 sayfa, 2021

Sten Nadolny – Selim (2016)

Almanya’da 19 yaşındaki öğrenci Alexander ile 21 yaşındaki Türk işçi ve güreşçi Selim’in arkadaşlığı üzerinden ülkenin 1965-1988 arası yıllarının tablosunu çizen bir roman.

Selim, serbest konuşma kadar sıkıntısını çektiği hiçbir şey olmadığı halde ne pahasına olursa olsun büyük bir hatip olmak istiyor.

Alexander , bir sürü arkadaşının arasında tasasız, kaygısız bir hayatın hayallerini kuruyor.

Rosenheimlı on dokuz yaşındaki öğrenci Alexander’i ve yirmi bir yaşındaki, Güney Anadolulu Türk işçi ve güreşçi Selim’i birbirine bağlayan hiçbir şey yok: Ta ki, Alexander, Selim’in doğuştan bir hikâye anlatıcısı, hatip ve muhtemelen bir öğretmen olduğunu keşfedene kadar…

  • Künye: Sten Nadolny – Selim ya da Konuşma Yeteneği, çeviren: Veysel Atayman, Alfa Yayınları

Veysel Atayman – Şiddetin Mitolojisi (2019)

Şiddet sinemada kendine nasıl yer buluyor?

Daha da önemlisi, filmler şiddeti onu gerçek bağlamından koparıp nasıl estetikleştiriyor?

Veysel Atayman’ın yeni bir baskıyla yayımlanan ve bu alanda bizde yayımlanmış en nitelikli çalışmalardan olan ‘Şiddetin Mitolojisi’, kimi yönetmen ve onların yapımlarından yola çıkarak bu soruya tatmin edici yanıtlar veriyor.

Atayman burada, Martin Scorsese, Sergio Leone, Oliver Stone, David Lynch, Quentin Tarantino ve Stanley Kubrick filmlerinin sosyolojik ve eleştirel bir okumasını yapıyor.

Sinemada şiddetin kendine nasıl yer bulduğu ve bunun bazen açık bazen kapalı yöntemlerle nasıl uygulandığını daha iyi kavramak isteyenler bu kitabı kaçırmasın.

Atayman’ın kitabı ayrıca, ana akım sinema ve sinema terimleri hakkında ek metinlere de yer veriyor.

  • Künye: Veysel Atayman – Şiddetin Mitolojisi, İthaki Yayınları, sinema, 248 sayfa, 2019

Arthur Schopenhauer – Aşkın Metafiziği (2018)

Bir şey ne kadar soylu ve mükemmel ise onun olgunluğa erişmesi de o kadar geç ve yavaştır. Erkek akli melekesinin ve ruhi kabiliyetlerin olgunluğuna yirmi sekizinden önce nadiren ulaşır; kadınlar ise henüz on sekiz yaşlarında; fakat kadınların durumunda bu çok zayıf ve dar sınırlar dâhilinde gerçekleşir. Bu sebepten ötürüdür ki kadınlar bütün hayatları boyunca çocuk kalırlar; çünkü her zaman içinde bulundukları ana sıkı sıkıya bağlı kalarak sadece kendilerine en yakın olanı, olmak üzere olanı görürler.

Arthur Schopenhauer’un klasik yapıtı ‘Aşkın Metafiziği’, insan doğasında en güçlü itki olarak tanımladığı aşkı enine boyuna tartışıyor.

Schopenhauer, aşkın insandaki en güçlü ve yaygın itki olmakla birlikte, gizli ve irrasyonel olduğunu, bize acı veren eylemlerde bulunmamıza neden olduğunu savunuyor.

Bizim için yıkıcı olsalar ve tatmin edilmeleri kısa süreli ve anlık olsa bile aşk dürtüsüne neden teslim oluruz?

Başka bir deyişle, aşk deneyiminin sonucu her seferinde hayal kırıklığı olduğu halde, neden ısrarla aptallığımızı sürdürürüz?

Schopenhauer, temel olarak bu sorunun yanıtını arıyor.

Aşk için üremeden başka hiçbir amacın olmadığını ve üreme için de türün hayatta kalmasından başka hiçbir amacın olmadığını belirten düşünüre göre, her birey tür uğruna ürer ve üreme görevini yerine getirdikten sonra ıskartaya çıkarılır ve ölüme teslim edilir.

Bu önemli kitabın elimizdeki baskısı, metnin dilimize çevirilerinde daha önce yer almayan, “paderastie”, yani “oğlancılık” üzerine olan son bölümünü de barındırıyor.

Schopenhauer burada da, iradenin içine düştüğü bir tür çıkmaz sokaktan söz ediyor.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Aşkın Metafiziği, çeviren: Veysel Atayman, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 80 sayfa, 2018

Viktor E. Frankl – Hayatın Anlamı ve Psikoterapi (2014)

Nazilere tutsak düşmüş, üç yılda dört toplama kampı değiştirmiş Profesör Victor E. Frankl, hayatın anlamını en iyi anlatacak kişilerden biri olsa gerek.

Acılarının, yaşamın anlamlı olduğuna, anlamlı olması gerektiğine dair inancını sarsmadığı Frankl, umutsuzluk hissinin karşısına psikoterapinin desteğini alarak hayatın değerini koyuyor.

  • Künye: Victor E. Frankl – Hayatın Anlamı ve Psikoterapi, çeviren: Veysel Atayman, Say Yayınları, psikanaliz, 272 sayfa

Konrad Lorenz – İşte İnsan: Saldırganlığın Doğası Üzerine (2008)

Davranışbilim alanının ünlü isimlerinden Konrad Lorenz’den, “Hayvan ve insanın kendi türdeşlerine yönelik mücadele dürtüsü” şeklinde tanımladığı saldırganlığın kökenlerine doğru bir yolculuk.

Lorenz kitabında,

Saldırganlığın tipik davranışlarına ilişkin gözlemlerini,

Bunların tür açısından hayatta kalmaya yönelik işlevini,

Genel olarak içgüdüsel, özel olarak da bir içgüdü olarak saldırganlığı,

Türlerin, saldırganlığı zararsız çerçevelere oturtmak için oluşturdukları mekanizmaları,

İnsanlığın şu an içinde bulunduğu saldırgan durumu,

Ve nihayet, saldırganlığın hedefini şaşmış biçimlerine karşı alınabilecek kimi önlemleri bizimle paylaşıyor.

  • Künye: Konrad Lorenz – İşte İnsan: Saldırganlığın Doğası Üzerine, çeviren: Veysel Atayman ve Evrim Tevfik Güney, Cumhuriyet Kitapları, psikoloji, 440 sayfa