Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi (2025)

 

Mary Roach bu kitabında, savaşı epik nutuklardan, ağır silahlardan ve ciddi yüzlü generallerden kurtarıp biraz terli, biraz tuhaf, bolca da komik bir yere taşıyor. Bu kitapta savaş, “nasıl daha iyi vururuz?” sorusundan çok “asker neden bu kadar kötü kokuyor ve bunu nasıl çözeriz?” gibi meselelerle ele alınıyor. Çünkü Roach’a göre savaşın asıl cephesi, insan bedeninin ta kendisi.

Anlatı boyunca askerlerin başına gelen küçük ama can sıkıcı felaketler mercek altına alınıyor: Pantolonun sürtüp yara yapması, botların ayakları mahvetmesi, uyuyamayan askerler, patlamaması gereken ama bazen patlayan yemek ısıtıcıları… Koku bombası, köpekbalığı kovucu, laboratuvarlarda patlamaya dayanıklı mankenlere işkence eden bilim insanları, asker terini ölçen ekipmanlar ve “bu gerçekten gerekli miydi?” dedirten deneyler kitabın başrollerinde yer alıyor.

‘Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi’ (‘Grunt: The Curious Science of Humans at War’), askerin düşmandan çok çevreyle mücadele ettiğini gösteriyor. Sıcak, soğuk, basınç, böcekler, mikroplar ve korku; hepsi aynı anda saldırıyor. Bilim insanları da bu kaosun ortasında, askeri biraz daha az acı çeker hâle getirmek için tuhaf ama ciddi çözümler üretiyor. Yazar, tüm bu süreci hem şaşkınlıkla hem kahkahayla anlatırken, bilimin savaş koşullarında ne kadar yaratıcı —ve bazen absürt— olabildiğini gözler önüne seriyor.

Kitap, savaşı yücelten bir kitap değil; tam tersine “insani” yönünü didikliyor. Sonuçta ortaya hem güldüren hem de “bunca para gerçekten buna mı gidiyor?” diye düşündüren, akılda kalıcı ve alışılmadık bir savaş kitabı çıkıyor.

  • Künye: Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi, çeviren: Nilbert Yılmaz, Fol Kitap, bilim, 264 sayfa, 2025

John Richardson – Heidegger (2025)

John Richardson’ın bu çalışması, Martin Heidegger’in felsefesini kronolojik bir biyografi anlatısına indirgemeden, kavramsal eksenleri boyunca açımlayan bütünlüklü bir okuma sunuyor. Kitap, Heidegger’in düşüncesini yalnızca ‘Varlık ve Zaman’la özdeşleştiren dar yorumlara karşı çıkarak, erken dönem fenomenolojik çözümlemeler ile geç dönem ontolojik ve poetik yönelimler arasındaki sürekliliği görünür kılıyor. Richardson, Heidegger’in felsefesini bir “sistem” olarak değil, varlık sorusunun giderek derinleşen bir arayışı olarak ele alıyor.

Çalışmanın merkezinde ‘Varlık ve Zaman’ yer alıyor ve insan varoluşunun dünyaya her zaman zaten-atılmış, ilişkisel ve zamansal bir yapı olarak nasıl kavrandığı ayrıntılı biçimde inceleniyor. Dasein analitiği, gündeliklik, kaygı, ölüm ve özgünlük gibi kavramlar üzerinden, özne-merkezli modern felsefenin nasıl çözüldüğü gösteriliyor. Richardson, bu çözülmenin yalnızca varoluşçuluğa değil, etik, politika ve tarih anlayışlarına da uzanan sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümünde Heidegger’in düşüncesinin “dönüş” olarak adlandırılan geç evresi ele alınıyor. Varlığın tarihsel olarak örtülmesi, dilin düşünmedeki kurucu rolü, şiirin hakikati açığa çıkarma gücü ve teknolojinin dünyayı bir kaynak deposu olarak düzenlemesi tematik başlıklar altında tartışılıyor. Heidegger’in modern teknik aklına yönelttiği eleştiri, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl daraltıldığını gösteren ontolojik bir teşhis olarak okunuyor.

Richardson’ın çalışması, Heidegger’i ne yüceltici bir sadakatle ne de indirgemeci bir reddiyeyle ele alıyor. Aksine, felsefesinin açtığı imkânları ve yarattığı gerilimleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, Heidegger’i anlamayı, varlık sorusunu bugünün dünyasında yeniden sormakla eşdeğer bir düşünsel uğraş olarak konumlandırıyor.

  • Künye: John Richardson – Heidegger, çeviren: Soner Soysal, Alfa Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2025

Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar (2025)

Kent, yalnızca binaların yan yana dizildiği bir fiziksel alan değil; anlamlar, ilişkiler ve iktidar biçimleriyle örülmüş yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Bu organizmanın temel dokusunu oluşturan konut, içinde barındırdığı mimari hücre tipolojileri aracılığıyla kentin gramerini, ritmini ve toplumsal dilini belirliyor. Hücreler tek tipleştiğinde, yalnızca mekân fakirleşmiyor; kentsel yaşam da giderek yabancılaştırıcı, dışlayıcı ve kontrol edici bir forma bürünüyor.

Murat Çetin bu kitabında, özellikle 2000 sonrası Türkiye’de konut üretiminin nasıl sistematik bir tektipleştirme sürecine sokulduğunu inceliyor. Konutun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp metalaştırıldığı, finansal ve siyasal mekanizmalarla araçsallaştırıldığı bu dönemde, mimarlığın nasıl merkeziyetçi, tekilleştirilmiş bir üretim aygıtına eklemlendiği ortaya konuluyor. Toplu konutun, eşitlik ve kolektiflik iddiasından uzaklaşıp prestij, rekabet ve spekülasyon ekseninde yeniden kurgulanması, kent dokularında derin kırılmalar yaratıyor.

Kitap, tektipleşmeyi yalnızca biçimsel bir mimari sorun olarak değil; toplumsal çözünme, yabancılaşma, pasifleştirme ve mülksüzleştirme süreçleriyle iç içe geçen politik bir strateji olarak ele alıyor. Konut tipolojileri üzerinden işleyen bu stratejilerin, kamusallığın aşınması, mekânsal adaletin bozulması ve kentli öznenin etkisizleştirilmesiyle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Böylece konut, ideolojik bir aygıt ve toplumsal mühendisliğin en güçlü araçlarından biri olarak okunuyor.

Tarihsel bir perspektifle, Türkiye’de toplu konutun geçirdiği dönüşümleri, kritik kırılma anlarını ve farklı tektipleşme biçimlerini karşılaştıran çalışma; eşitlik söylemiyle meşrulaştırılan standartlaştırmanın hangi noktalarda tahakküme dönüştüğünü tartışıyor. Son aşamada ise mevcut konut düzeninin yarattığı sorunlardan hareketle, kamusal hak, mekânsal adalet ve etik ilkeler temelinde alternatif konut üretim, finansman ve planlama modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Bu yönüyle kitap, konut meselesini estetik bir tartışmanın ötesine taşıyarak, çağdaş kentlerin sosyo-politik kaderini belirleyen merkezi bir sorun alanı olarak yeniden düşünmeye çağıran eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar: 2000 Sonrası Konut Mimarlığında ‘Tektipleşme’ Süreçleri, Nika Yayınevi, mimari, 200 sayfa, 2025

George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak (2025)

‘Toplumun McDonaldlastırılması’ adlı kitabıyla bildiğimiz George Ritzer bu çalışmasında, kredi kartını yalnızca bir ödeme aracı olarak değil, küresel kapitalizmin toplumsal ve kültürel mantığını açığa çıkaran merkezi bir simge olarak ele alıyor. Kitap, Amerika’da tüketimle kurulan ilişkinin nasıl bir kimlik, statü, özgürlük ve aynı zamanda kölelik anlatısına dönüştüğünü inceliyor. Ritzer, refah ve bireysel tercih söyleminin arkasında işleyen borç mekanizmalarını görünür kılıyor ve tüketimin gündelik hayatı nasıl yapılandırdığını sorguluyor.

Kredi kartı, bu anlatıda hız, kolaylık ve sınırsız erişim vaadiyle sunuluyor; fakat aynı anda bireyi sürekli borçlu bir özneye dönüştürüyor. Ritzer, tüketimin finansallaşmasının bireysel özgürlüğü genişletmek yerine daralttığını, kimliğin giderek satın alma gücüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Kredi kartı kullanımı, haz ertelemesini ortadan kaldırarak bugünü geleceğin bedeli pahasına tüketmeye teşvik ediyor ve bu durum toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor.

‘Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi’ (‘Expressing America. A Critique of the Global Credit Card Society’), Ritzer’in McDonaldlaşma kavramıyla uyumlu biçimde, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim ilkelerinin finansal hayata nasıl sızdığını tartışıyor. Bankalar, şirketler ve algoritmalar, bireyin tüketim davranışlarını yönlendiriyor; risk sistematik biçimde bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece kredi kartı toplumu, rasyonel görünen ama yapısal olarak irrasyonel sonuçlar üreten bir düzen kuruyor.

‘Amerika’yı Anlatmak’, kredi kartı üzerinden Amerikan kültürünü çözümlemekle yetinmiyor, bu kültürün küresel ölçekte nasıl yayıldığını da analiz ediyor. Ritzer, Amerikanlaşan tüketim kalıplarının dünyanın farklı coğrafyalarında benzer borç rejimleri ürettiğini gösteriyor. Kitap, çağdaş kapitalizmi anlamak isteyenler için eleştirel ve sarsıcı bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi, çeviren: Çiğdem Harrison, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 336 sayfa, 2025

Paul Cooper – Uygarlıkların Çöküşü (2025)

Bu çalışma, insanlık tarihine yalnızca parlak yükselişler üzerinden değil, uygarlıkları dağıtan uzun çözülme süreçleri üzerinden bakıyor. Mezopotamya’dan Bizans’a, Maya’dan İnka’ya, Songhay’dan Rapa Nui’ye uzanan anlatı, büyük medeniyetlerin ihtişamını olduğu kadar kırılganlığını da görünür kılıyor. Paul Cooper, çöküşü ani felaketlerin sonucu olarak değil, yüzyıllara yayılan yapısal aşınmaların birikimi olarak ele alıyor ve okuru bu sessiz dağılmaları izlemeye davet ediyor.

Cooper, iklim değişimleri, çevresel tahribat, ekonomik eşitsizlikler, siyasal yozlaşma ve toplumsal gerilimlerin nasıl iç içe geçerek uygarlıkları zayıflattığını tarihsel örneklerle gösteriyor. Kuraklıkların tarımı çökerttiğini, merkezî iktidarın meşruiyet kaybının isyanları beslediğini, ticaret ağlarının kırılganlığının refahı hızla erittiğini anlatıyor. Bu süreçlerde uygarlıkların yalnızca dış tehditlerle değil, kendi iç çelişkileriyle de yüzleştiğini vurguluyor.

‘Uygarlıkların Çöküşü’ (‘Fall of Civilizations’), çöküşü mutlak bir yok oluş olarak değil, hafızası olan bir dönüşüm olarak ele alıyor. İnsanlar yaşamayı sürdürüyor, kültürel formlar iz bırakıyor ve sonraki toplumların temelini oluşturuyor. Bu bakış, tarihe ilerleme mitiyle değil, süreklilik ve kopuşların iç içe geçtiği bir perspektifle yaklaşmayı sağlıyor.

‘Uygarlıkların Çöküşü’, geçmişi romantize etmeden anlamaya çalışan ve bugünün dünyasına güçlü bir ayna tutan bir eser olarak öne çıkıyor. Kitap, çevresel krizler ve siyasal kırılganlıklar çağında tarihin neden hâlâ hayati olduğunu gösteriyor. Cooper’ın karşılaştırmalı yaklaşımı, uygarlık tartışmalarına kalıcı bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Paul Cooper – Uygarlıkların Çöküşü, çeviren: Nurdan Soysal, Say Yayınları, inceleme, 472 sayfa, 2025

Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim (2025)

Burçe Çelik bu kitabında, iletişim tarihinin Batı merkezli anlatısını eleştiriyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüz Türkiye’sine uzanan iki yüzyıllık bir süreci bütünlüklü biçimde ele alıyor. İletişimi yalnızca teknik araçların gelişimi olarak değil, iktidar, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkilerin kurucu bir unsuru olarak konumlandırıyor.

‘Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim’ (‘Communications in Turkey and Ottoman Empire’), telgrafın Osmanlı bürokrasisindeki merkezi rolünden başlayarak basın, posta, radyo, telekomünikasyon ve dijital iletişim ağlarına kadar uzanan bir hat izliyor. Bu hat boyunca iletişim altyapılarının devletleşme süreçleri, askerî denetim, ulus inşası ve kapitalist dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. İletişim ağlarının, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda yönetme biçimlerini ve toplumsal hiyerarşileri yeniden ürettiğini ortaya koyuyor.

Çelik, Osmanlı ve Türkiye deneyimini “gecikmiş modernlik” ya da basit bir taklit anlatısına indirgemiyor. Bunun yerine çoklu zamansallıklar, süreklilikler ve kopuşlar üzerinden bir okuma öneriyor. Kadınların, işçilerin, etnik azınlıkların ve çevre bölgelerin iletişimle kurduğu ilişkiler, merkezî devlet anlatısının dışına taşan bir perspektifle ele alınıyor.

Kitap, iletişimi tarafsız ve ilerlemeci bir teknoloji olarak değil, siyasal mücadelelerin, krizlerin ve toplumsal pazarlıkların alanı olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle çalışma, Osmanlı ve Türkiye bağlamının iletişim tarihi açısından neden kurucu bir önem taşıdığını gösteriyor ve alan için eleştirel bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim: Eleştirel Bir Tarih, çeviren: Aslı Önal, İletişim Yayınları, inceleme, 422 sayfa, 2025

Kolektif – Deleuze’den Sonra (2025)

Bu kitap 2025 Ocak’ta, tam da Gilles Deleuze’ün yüzüncü doğum gününde, Göçebe Düşünce Derneği tarafından düzenlenen “Deleuzecü Yüzyılda Deleuze’ün Yüzüncü Yılı” başlıklı sempozyumda sunulan konuşmaların bir araya getirilmesinden oluşuyor.

Kitap, bir düşünürü açıklamak ya da tamamlamak için değil, onunla birlikte düşünmeye devam etmek için yazılmış metinlerden oluşuyor. “Deleuze’den sonra” ifadesi, kronolojik bir sonu değil, kavramların yeni bağlamlarda yeniden çalıştırılmasını işaret ediyor. Deleuze’ün felsefesi burada kapalı bir sistem ya da korunması gereken bir miras olarak değil, hâlâ işleyen, rahatsız eden ve risk alan bir düşünme pratiği olarak ele alınıyor.

Çalışma, felsefeyi temsil eden bir üst anlatı olmaktan çıkarıp doğrudan üretim yapan yaratıcı bir güç olarak konumlandırıyor. Kavram yaratımı, içkinlik ve deneyim vurgusu bu yaklaşımın merkezinde duruyor. Kitap boyunca hâkim olan tutum, Deleuze’e sadakati bir bağlılık meselesi olarak değil, kavramlarla yüzleşmeyi göze alan bir düşünsel cesaret olarak ele alıyor.

Eğitimden politikaya, toplumsal bilinçdışından ekolojiye uzanan metinler barındıran kitap, Deleuzecü kavramları sabitlemeden yeniden dolaşıma sokuyor. Fark, tekrar ve varyasyon kavramları hem düşünsel hem de siyasal bir imkân olarak ele alınıyor. Metinler arasında tam bir uzlaşma yok; aksine verimli gerilimler ve yön değişimleri var.

Ortaya çıkan bütün, Deleuze’ü konu edinen kapalı bir yorumlar toplamı değil; felsefenin güncel sorunlara temas edebileceğini ve düşünmeyi konfor alanından çıkarabileceğini gösteren kolektif bir çaba olarak beliriyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Zeynep Gambetti, Hakan Yücefer, İlke Karadağ, Sercan Çalcı, Burcu Yalım, Emre Koyuncu, Erkin Şen, Emre Sünter, H. Deniz Özcan ve Corry Shores.

  • Künye: Kolektif – Deleuze’den Sonra: Farklar, Tekrarlar, Varyasyonlar, derleyen: İlke Karadağ, H. Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 331 sayfa, 2025

Ian Morris – Coğrafya Kaderdir (2025)

Ian Morris bu çalışmasında, Britanya’nın on bin yıla yayılan tarihini, coğrafyanın sunduğu imkânlar ile insanın bunları nasıl kullandığı arasındaki gerilim üzerinden anlatıyor. Ada olmanın sağladığı görece güvenlik, denizlere açıklık ve Avrupa ile kıta dışı dünyalar arasında kurulan doğal köprü, Britanya’nın erken dönemden itibaren dışa dönük bir toplumsal yapı geliştirmesini sağlıyor. Morris, bu fiziksel koşulların tek başına belirleyici olmadığını, coğrafyanın ancak teknolojik yenilikler ve örgütlenme biçimleriyle birleştiğinde tarihsel bir avantaja dönüştüğünü vurguluyor.

‘Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih)’ (‘Geography Is Destiny: Britain and the World: A 10.000-Year History’), tarımın adaya gelişiyle başlayan uzun süreci şehirleşme, devletleşme ve imparatorluk aşamalarına bağlayarak ilerliyor. Atlantik dünyasına açılım, köle ticareti ve deniz gücü, Britanya’nın küresel sistemde merkezî bir konum kazanmasını sağlıyor. Sanayi Devrimi ise coğrafi avantajları katlayarak Britanya’yı ekonomik ve askerî bir süper güce dönüştürüyor. Morris, bu yükselişi Batı’nın genel tarihsel ivmesiyle ilişkilendirirken, Britanya’nın bu süreçte kilit bir laboratuvar işlevi gördüğünü gösteriyor.

Ancak anlatı yalnızca yükselişle sınırlı kalmıyor. İki dünya savaşı, imparatorluğun çözülmesi ve küresel güç dengesinin Atlantik’ten Pasifik’e kayması, Britanya’nın tarihsel rolünü yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Morris’e göre asıl mesele Avrupa içi tartışmalar değil, Asya merkezli yeni dünya düzenine nasıl uyum sağlanacağı sorusu oluyor. Kitap, coğrafyanın kaderi çizdiğini ama bu kaderin her dönemde insan iradesiyle yeniden şekillendiğini savunarak, Britanya tarihini küresel tarih açısından neden önemli olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Ian Morris – Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih), çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, tarih, 704 sayfa, 2025

Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında (2025)

Bu eser, Osmanlı ile Habsburg İmparatorluğu arasındaki sınır hattında, savaş ile barış arasına sıkışmış bir coğrafyada diplomasinin nasıl işlediğini içeriden bir bakışla anlatıyor. Büyük antlaşmaların soyut hükümlerinin, serhadde yaşayan aktörler için nasıl somut krizlere, pazarlıklara ve kırılgan dengelere dönüştüğünü gösteriyor. Diplomasi burada merkezî bir devlet aklının mekanik uygulaması değil; kişisel sezgiler, dil becerileri, karşılıklı güven ve sürekli müzakere gerektiren canlı bir pratik olarak ele alınıyor. Kitap, sınırın iki yakasında da silahların susmasının ancak kelimelerin dikkatle seçilmesiyle mümkün olduğunu hissettiriyor.

Anlatının odağında, Karlofça Antlaşması sonrasında ortaya çıkan belirsizlikler yer alıyor. Antlaşmanın maddeleri kâğıt üzerinde barışı tesis ediyor gibi görünse de, uygulama aşamasında sınır ihlalleri, yerel çatışmalar ve karşılıklı suçlamalar gerilimi sürekli diri tutuyor. Metin, 1707–1709 yılları arasında yaşanan krizlerin nasıl büyüdüğünü ve yeniden savaşa dönüşmeden nasıl yönetildiğini adım adım izliyor. Böylece diplomasi, yalnızca devletler arası bir ilişki değil, sınırdaki gündelik hayatın düzenlenme biçimi olarak beliriyor.

Eserin en çarpıcı yönlerinden biri, diplomasinin insanî yüzünü görünür kılması. Paşalar ile generaller arasındaki görüşmeler, resmî protokollerin ötesinde kişisel ilişkiler, tercümanlar ve arabulucular üzerinden ilerliyor. Diller arası geçişler, kültürel farklar ve karşı tarafın zihniyetini anlama çabası, müzakerelerin seyrini doğrudan etkiliyor. Bu anlatı, Osmanlı diplomasisinin yalnızca sert güçle değil, esneklik ve ikna kabiliyetiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Sonuçta kitap, sınır diplomasisini merkezî tarihin kenarında kalan tali bir alan olmaktan çıkarıyor. Büyük siyasetin nasıl yerelde sınandığını, barışın ne kadar kırılgan olduğunu ve devletler arası ilişkilerin çoğu zaman bireylerin omuzlarında taşındığını gösteriyor. Okur, bu metinle birlikte, antlaşmaların arkasındaki gerçek sürecin müzakere, sabır ve sürekli denge arayışı olduğunu görüyor.

  • Künye: Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında: Osmanlı-Habsburg Serhad Diplomasisi (1707-1709), hazırlayan: Abdulhadi Uysal, Dergah Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Kolektif – Lenin: Biyografi (2025)

Bu kitap, Vladimir İlyiç Lenin’i yalnızca bir devrimci lider olarak değil, Marksizmin tarihsel koşullar içinde nasıl dönüştüğünü somutlayan bir siyasal özne olarak ele alıyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından hazırlanan bu kolektif çalışma, Lenin’in çocukluk yıllarından başlayarak düşünsel şekillenişini, politik mücadelelerini ve devrimci pratiğini tarihsel materyalizmin bütünlüğü içinde izliyor. Metin, Lenin’in kişisel yaşamını yüceltmekten çok, onu işçi sınıfı mücadelesinin zorunlu bir ürünü olarak konumlandırıyor.

‘Lenin: Biyografi’ (‘Lenin: Eine Biographie’), Lenin’in teorik üretimini, örgüt kurma pratiğiyle iç içe değerlendiriyor. Emperyalizm çözümlemeleri, öncü parti anlayışı ve devrim stratejisi, somut tarihsel koşullarla birlikte ele alınıyor. Kitabın önsözünde özellikle vurgulanan nokta, Lenin’in düşüncesinin donmuş bir doktrin değil, mücadele içinde gelişen bir yönelim olduğudur. Revizyonizme ve oportünizme karşı yürütülen ideolojik mücadele, kişisel bir polemik değil, devrimci sürekliliğin zorunlu bir parçası olarak sunuluyor.

Kitap, Ekim Devrimi’ni bir tarihsel kopuş kadar uzun soluklu bir hazırlığın sonucu olarak yorumluyor. Lenin’in liderliği, bireysel karizmadan çok kolektif örgütlenme ve disiplinli siyasal irade üzerinden açıklanıyor. Bu yönüyle eser, Leninizmin Marksizmin yeni bir aşaması olarak neden belirleyici olduğunu gösteriyor ve modern devrimci hareketlerin düşünsel temellerini anlamak için vazgeçilmez bir kaynak oluşturuyor.

  • Künye: P. N. Pospelov, V. Y. Yegrafov, V. Y. Sevin, L. F. İlyiçov, F. V. Kostantinov, A. P. Kossulnikov, S. A. Lyovina, G. D. Obiçkin, P. N. Fedoseyev – Lenin: Biyografi, çeviren: Gönül Özen Sezer, Yordam Kitap, biyografi, 608 sayfa, 2025