Luc Ferry – Homo Esteticus (2024)

Luc Ferry ‘Homo Esteticus’ta, modern felsefenin doğuşunu estetik tarihi çerçevesinde anlatıyor.

Ferry’ye göre modern çağ, estetik alanda öznel beğeninin ortaya çıkması, siyasal alanda ise toplumsal sözleşme modellerinin ve akılcı siyaset felsefesinin doğuşuyla birlikte tanımlanır.

Yirminci yüzyıl sanatçılarının özerklikten ziyade bireyselliği ön plana çıkardığı “postmodern uğrak” ise avangart akımları beraberinde getirir.

Aydınlanma ile birlikte, kaynağı ilahi otorite olan ve değişmez bir değerler düzenini yansıtan sanat ve dünya görüşüne ağır bir darbe indirildi.

Otonomiye dayanan akılcı bir etik kurma girişimlerine sahne olan bu dönemde, estetik ve kişisel zevk öne çıktı.

Hemen ardından, 20. yüzyılda bireyselliğin otonominin önüne geçtiği yeni bir hareket başladı.

Evrensel bir aklın bağlarından sıyrılmanın gerekli olduğunun vurgulandığı bu akımın başını Nietzsche çekti.

Luc Ferry işte tam bu noktada postmodernizmin sivri uçlarına karşı çıkarak akli standartlar ve sanatsal özgürlük arasında bir denge kurulması gereğinin altını çiziyor.

Özellikle Kant ve Hegel estetiğini derinlikli ve karşılaştırmalı bir şekilde ele alan ‘Homo Esteticus’, estetik alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Luc Ferry – Homo Esteticus: Demokrasi Çağında Beğeninin İcadı, çeviren: Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, felsefe, 288 sayfa, 2024

Iraz Yaşar – Bilinçdışının Felsefesi (2024)

Freud ve psikanaliz öncesi bilinçdışı çok farklı bağlamlarda düşünüldü.

Özellikle 19. yüzyıl Alman felsefesi içinde bu kavram çok güncel olmakla birlikte Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda isteme, güç istemi, beden ve dürtülerle bağlantılı olarak düşünülür.

Bu filozoflar her ne kadar “bilinçdışı” kavramını merkeze alan bir tartışma ortaya koymamış olsa da ele aldıkları birçok konuda bu kavrama göndermede bulunurlar.

Örneğin bilinçli düşünmenin otonom bir yapısı olmadığını iddia ettiklerinde, bedensel ve fizyolojik süreçlerin düşünce ve davranışlarımız üzerindeki etkilerine değindiklerinde, sanatsal yaratıcılığın kaynağına ışık tuttuklarında ya da insan davranışlarının kendini kandırma ve manipüle etmeyi de içeren özellikler taşıdığına vurgu yaptıklarında bilinçdışı kavramına işaret ederler.

Dolayısıyla bilinçdışı söz konusu filozoflarda hep göz önünde bulundurulan bir kavram oldu.

Bu çalışma iki anlamda bir köprü vazifesi görüyor.

Hem bilinç ve bilinçdışı arasında hem de felsefe ve psikoloji arasında geçişi kolaylaştıracak bir materyal sunuyor.

Iraz Yaşar bilinçdışı üzerine bir felsefe tarihi çalışması yaparak hem felsefedeki bir boşluğu dolduruyor hem de psikolojinin felsefi derinliğine inmek isteyenler için bir merdiven sağlıyor.

Yaşar, felsefe alanında kalarak yazdığı bu eserde günümüze kadar gölgede kalmış bir kavram olan bilinçdışını sistemli bir biçimde ele alıyor.

Freud’la parlayan bilinçdışının Freud’a etki eden ve ona ilham kaynağı olan Schopenhauer ve Nietzsche’deki yansımalarını felsefenin anlaşılması zor bir disiplin olduğu mitini yıkarcasına yalın ve berrak bir dille ortaya koyuyor.

  • Künye: Iraz Yaşar – Bilinçdışının Felsefesi: Schopenhauer ve Nietzsche, Nika Yayınevi, felsefe, 216 sayfa, 2024

Sharon M. Kaye – Ortaçağ Felsefesi (2023)

  • Ortaçağ sadece “karanlık çağ” mıydı?
  • Bunu anlamak için Ortaçağ filozoflarının uğraştığı meselelerin canlılığına bakmalıyız.
  • Tanrı var mıdır?
  • Neden iyi insanların başına kötü işler gelir?
  • Doğruyu yanlışı nasıl ayırt edeceğiz?

Bugün de bu sorular aynı yakıcı gücünü koruyorsa, Ortaçağ felsefesi pek çok açıdan hâlâ zihnimizde ve kalbimizde yaşamaya devam ediyor demektir.

Sharon M. Kaye bu kitapta Ortaçağ’daki en yetkin fikirleri bireysel bir değerlendirme yapmanızı mümkün kılacak şekilde sunuyor.

Kaye, incelemesinin ilk kısmında Ortaçağ felsefesinin Antikçağ’daki köklerini ele alıyor.

Sonrasında sırasıyla Ortaçağ’ın önemli düşünürleri Augustinus, Boethius, Canterbury’li Anselmus, Petrus Abelardus, İbn Rüşd, Musa Bin Meymûn, Thomas Aquinas, Pierre De Jean Olivi, John Duns Scotus ve Ockham’lı William’ın felsefesini değerlendiriyor.

Yardımcı metinlerle ve bilgi kutucuklarıyla da desteklenen bu çalışma, hem öğrenciler hem de genel okurlar için bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Sharon M. Kaye – Ortaçağ Felsefesi, çeviren: Egemen Kurtoğlu, Babil Kitap, felsefe, 230 sayfa, 2023

Paige Arthur – Sartre: Yarım Kalan Hikâye (2024)

Çağdaş felsefenin mihenk taşlarından Jean-Paul Sartre’ın felsefesinin politik arka planını ortaya koyan Paige Arthur’un bu eseri, filozofun onlarca yıl süren sömürgecilik karşıtlığı ile varoluşçu felsefesi arasındaki ilişkiyi takip ediyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgecilik karşıtı hareketleri yakından izleyen ve ardından Cezayir’in bağımsızlık savaşını destekleyen Sartre, sömürgecilik hakkında etkileyici bir bakış getirdi.

Sömürgeleştirilen özneyi “aşağı insan” olarak gören Batılı tavır karşısında tavizsiz bir duruş sergilemiş, siyasi şiddetin sömürgeci düzenin sistematik bir sonucu olduğunu savundu.

Arthur’un bu eseri, yalnızca Sartre’ın felsefesinin tarihsel arka planını okuyucuya sunmakla kalmıyor, aynı zamanda “yarım kalan hikâye” olarak resmettiği Sartre’ın sömürgecilik karşıtı siyaset felsefesinin sömürgeciliğin yeni türleri karşısındaki direniş olanaklarına da ışık tuttuğunu gösteriyor.

  • Künye: Paige Arthur – Sartre: Yarım Kalan Hikâye, çeviren: İlknur Aktulan, Fol Kitap, felsefe, 360 sayfa, 2024

André Comte-Sponville – Ateizmin Ruhu (2024)

“Tanrı olsun olmasın, sayılamayacak kadar vahşet var. Bu, bize din üzerine değil, ne yazık ki insanlık üzerine bir şeyler öğretiyor.”

  • Dinden vazgeçilebilir mi?
  • Tanrı var mıdır?
  • Ateistler maneviyatı reddeder mi?

André Comte-Sponville, ‘Ateizmin Ruhu’nda bu soruları açık yüreklilik ve cesaretle yanıtlıyor.

İlahiyatçıların ve felsefecilerin Tanrı’nın varlığına dair sunduğu kanıtları ele alıp kendi ateizminin temellerini ortaya koyuyor.

Laiklik, sevgi ve hoşgörünün insanları birleştirecek asli zemin olduğunu savunuyor, bizi kendi varlığımızda hakikati bulmaya çağırıyor.

Düşünür, manevi yaşama da bu dünyaya da açık, sorgulayan, insani değerlere ve sevgiye kök salmış, adaleti ve merhameti temel alan bir ateizmi savunuyor.

Hem köktenciliğe hem de fanatizme karşı açık bir tavır alan Comte-Sponville, tanrısız ve dogmasız bir maneviyat arayışını ilan ediyor, özgün bir ateizm manifestosu sunuyor.

  • Künye: André Comte-Sponville – Ateizmin Ruhu: Tanrısız Bir Maneviyata Giriş, çeviren: Mehmet Moralı, İletişim Yayınları, din, 176 sayfa, 2024

Franco “Bifo” Berardi – Başkaldırı (2024)

‘Başkaldırı’, belirsizliğin hüküm sürdüğü zamanımızda, toplumu manipüle etmek için kullanılan büyüme fikrine ve borç kavramına karşı Otonomist bir manifesto ve neoliberalizmin yarattığı kriz karşısında bir toparlanma nidası olarak okunabilir.

Dünya kaçınılmaz olarak protesto ve şiddet dalgalarına sahne olacaktır ancak eski direniş modelleri artık geçerli değildir.

Mevzubahis ekonomik bir krizden ziyade, toplumsal tahayyülün krizidir.

Toplum ya finans sektörünün toplumsal mutluluk, kültür ve kamu yararı pahasına talep ettiği kurtuluş reçetelerine bağlı kalacaktır ya da alternatifini yaratacaktır.

İkinci yolu seçenler için Berardi, beklenmedik bir dilsel politik silah olarak şiiri ortaya koyar: Dilin iflası, anlamın ve arzunun duyumsal doğuşu, bilgiye indirgenemeyen ve para gibi değiş tokuş edilemeyen bir şey olarak şiiri.

Kitaptan iki alıntı:

“Ekonomik anlamda büyüme insanların temel gereksinimlerinin tatmininde ve toplumsal mutluluktaki artışla alakalı değildir. Finansal kârların büyümesiyle ve değişim değerinin küresel hacmindeki büyümeyle ilgilidir. Büyümenin en temel göstergesi olan gayrisafi milli hâsıla toplumsal refah ve tatminin ölçütü değildir, parasal bir ölçüttür. Toplumsal mutluluk ya da mutsuzluk genelde ekonomide dolaşan para miktarına bağlı değildir; daha ziyade, zenginliğin dağılımına ve kültürel beklentilere, fiziksel ve göstergesel malların erişilebilirliği arasındaki dengeye bağlıdır.

“Büyüme, toplumsal sağlık ve refahın değerlendirici ekonomik bir ölçütü olmaktan çok kültürel bir kavramdır. Geleceğin sonsuz genişleyişine dair modern anlayışla bağlantılıdır.”

“Avrupa finansal krizi bir bütün olarak, servetin toplumdan uzaklaştırılıp tarihin gördüğü en olağanüstü biçimde finansal zümreye, finansal kapitalizme aktarılmasından ibarettir.

“Kolektif zekâ tarafından üretilen zenginlik toplumdan uzaklaştırıldı ve saptırıldı.”

  • Künye: Franco “Bifo” Berardi – Başkaldırı: Şiir ve Finans Üzerine, çeviren: Murat Öznaneci, Akademim Yayıncılık, siyaset, 132 sayfa, 2024

Kolektif – Tapınağın Dışında (2024)

Tapınak kendisini içeriye kapatan duvarlarla çevrilidir.

Bu duvarların yüksekliği içeride korunması beklenen kutsal bir özün ritüellerin ötesine taşan kirli bir alana bulaşmasını önlemek içindir.

Üniversite skolastik bir akademinin tapınağı haline geldiğinde, orada kural dışını düşünmek yasaktır.

Oysa elinizdeki derlemenin akademik ciddiyetin yüce sınırlarını çiğnemekle hiçbir sorunu yoktur.

Zaten ismi de buradan ileri gelir: Latince kökenli profane sıfatı (dindışı, seküler, kutsala saygısız vs.) profanum sözcüğünden türer.

Profanum ise kökensel olarak tapınağın önündeki yer, yani tapınağın dışı demektir.

‘Tapınağın Dışında’ uygarlığı iki yönden kuşatan yeme rejimlerinin değerlendirilmesiyle başlar; insanın uygarlaşma sürecinde bir tiksinti olarak tezahür eden kokuların izini sürerek; ölüme, baş sağlığına, kültürel ya da doğal, vahşi ya da uygar her türlü yaşamın sonuna varır.

Yaşam ile ölüm arasındaki bulanık ve sancılı bir süreci, bebeğini doğurduktan sonra kendisi de yeniden doğan annelerin çok katmanlı deneyimini katederek; bir kez daha yaşamın tam kalbine: sekse, hazza ve acıya, hazzın acılı, acının haz verici hallerine geri döner ve cinselliğin en büyük hapishanesi olarak kodlanan tek-eşli aşkın acımasız eleştirisiyle son bulur.

Hannibal Lecter ile Stoacılığı, Spinoza ile BDSM’i, Hegel ile ménage à trois’yı ya da diyalektiğin asık suratı ile lohusa kanından henüz arınmış bir annenin neşesini bir araya getiren bu düşünce denemelerinde filozofların metinlerinden itinayla kazımaya çalıştığı yüzlerinden arta kalan izler bulunur.

Peki ama şimdiye kadarki tüm ciddiyetin; skolastik olanın sınırları içerisine gizlice, el altından hapsedilmiş düşüncenin önünde hazır bulduğu meşru görevlerdeki ağırbaşlılık ve resmiyetin ötesine geçerek halihazırda kutsal, yakışıksız ve dokunulmaz bulunan her şeyle böylesi oyuncu bir cesaretle ilişkilenmeyi amaçlayan bu ‘felsefe’ ciddiyetsizlik mi demektir?

Hiç de değil. Tam aksine, Nietzsche’nin de dediği gibi: Belki de büyük ciddiyet ancak böyle başlayacak…

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Alev Özkazanç, Hüseyin Deniz Özcan, Maya Mandalinci, Mustafa Çağlar Atmaca, Nazile Kalaycı, Toros Güneş Esgün.

  • Künye: Kolektif – Tapınağın Dışında: Marjinal Konular Üzerine Felsefi Denemeler, derleyen: Hüseyin Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 184 sayfa, 2024

Denis McManus – Wittgenstein ve Tractatus Logico-Philosophicus İçin Bir Kılavuz (2024)

Analitik felsefenin öncülerinden Wittgenstein’ın erken dönem başyapıtı ve hayattayken yayımlanan tek eseri ‘Tractatus Logico-Philosophicus’, yayımlandığı 1922 yılından günümüze dek felsefe dünyasında radikal bir etki yarattı.

Bu son derece zorlu ve ufuk açıcı eser, dile dair güçlü bir anlama çabasının ürünüdür.

Önde gelen Wittgenstein uzmanlarından Denis Mcmanus’un hazırladığı bu kılavuz çalışma, Tractatus’teki metafizik, etik, zihin, dil ve mantık konularına ışık tutmayı hedefliyor.

McManus, başta mantıksal hakikat, nesneler, isimler, çıkarım, öznellik, solipsizm ve tarif edilemezlik tartışmaları olmak üzere Tractatus’un tüm ana meselelerini ele alıyor.

Wittgenstein’ın Tractatus’un amacını neden etik olarak ilan ettiğine, kendini saçma ilan eden bir kitabın nasıl olup da hem düşüncelerimizi açıklığa kavuşturup hem de onu okurken akıl yürütme kapasitemizi kullanmamızı gerektirdiğine ve Wittgenstein’ın daha sonra Tractatus’un başarısını nasıl yeniden değerlendirdiğine dair özgün açıklamalar sunuyor.

Wittgenstein düşüncesiyle yeni tanışacaklar için ideal bir başlangıç niteliğindeki bu çalışma, tüm felsefe öğrencileri ve meraklıları için bir kılavuz niteliği taşıyor.

  • Künye: Denis McManus – Wittgenstein ve Tractatus Logico-Philosophicus İçin Bir Kılavuz, çeviren: Osman Baran Kaplan, Babil Kitap, felsefe, 356 sayfa, 2024

Judith Butler – Ne Menem Bir Dünya Bu?(2024)

Felsefe genellikle olay yerine polis gibi sonradan gelmekle suçlanır.

Judith Butler ise pandemi sırasında COVID-19 salgınının hayatımızda ve dünyamızda yaptığı değişiklikler üstüne düşünerek gününün felsefesini yapıyor.

Pandeminin üzerinden çok uzun zaman geçmedi ama salgını neredeyse unuttuk ya da anlaşılır sebeplerle unutmak istiyoruz.

Oysa pandemide ölüm ve hastalık kelimenin tam manasıyla havada asılı hale geldi.

Bu korkunç dönemin hayatımızda yarattığı tahribat henüz ortadan kalkmış, kimilerimizin bedeninde kimilerimizin ruhunda açtığı yaralar henüz kapanmış değil tam olarak.

Başka musibetler gibi bu salgın da insan olarak birbirimize ve doğaya bağımlılığımızın farkına varmamızı, dünyamızın neden bu şekilde kurulduğunu sorgulamamızı sağladı.

Bütün insanlığı etkileyen felakette bazılarımızın canının daha az değerli görüldüğüne, “ekonominin sağlığı”nın insan sağlığından öncelikli sayıldığına tanıklık ettik ve bu durumu yaratan sistem daha bir gözümüze batar oldu.

Judith Butler felsefi düşüncenin ince çizgileri arasında yol alarak başka bir dünya kurmak için küresel salgından çıkarmamız gereken dersleri tartışıyor.

  • Künye: Judith Butler – Ne Menem Bir Dünya Bu?: İnsanlararası Bağların ve Pandeminin Fenomenolojisi, çeviren: Burcu Tümkaya, Metis Yayınları, felsefe, 120 sayfa, 2024

Alain Badiou – Sayı ve Sayılar (2024)

Sayı her yerde: Badiou’nun dediği gibi, siyaset, anketler, Big Data, bilimler, bilgi-işlem ve tıp dahil her şeyde.

Her şeyi belirleyen bir güce sahip sayı, o konuşunca hepimiz susuyoruz, ama elimizde sayıya dair doğru düzgün bir kavram yok.

Geometri için aksiyomatiğimiz Euclid ile birlikte kurulmuşken, sayı ve aritmetik uzun zaman üvey evlat olarak görülmüş, aritmetiğin aksiyomatiği için 19. yüzyıl sonuna kadar beklememiz gerekmişti; üstelik, “her sayıyı saymayan” bir aksiyomatik.

Badiou’nun bu enfes kitabı, bir “her sayıyı sayma” girişimi.

Ama öte yandan bununla kısıtlı da değil: Öncelikle, sayma eylemini nasıl gördüğümüz, aslında Kozmos, Doğa, Tanrı gibi büyük harflerle yazabileceğimiz “Bir” varlık olup olmadığını da belirliyor.

Sonra, “Her yerde sayı var,” demek, Badiou’nun daha genel felsefesini anlamak açısından da önemli.

Sonuçta matematik ve ontoloji birbirine eşitse, bu, var olmanın çokluk olmayı gerektirmesinden kaynaklanır.

Kaçış yolu yok!

Ayrıca fizik ile matematik arasındaki gizemli uyumu çözmek gibi bir marifeti de vardır bu denkliğin.

Sayıyı düşünmek bizi hayli ilgilendiren bir soruya da yanıt sunar.

Siyasette, yani birlikte yaşama sanatımızda, “1”i, yani bireyi dayanak alan bir düşünce (bir kümenin elemanlarının sayısı, bireycilik, egemen kapitalist yapı) ile parçayı, topluluğu (bir kümenin parçaları, matematikteki “kuvvet kümesi”, komünizm) dayanak alan bir düşüncenin ürettikleri ne kadar farklıdır?

İşte bu kitap, matematik düşüncesinin estetiğini daha iyi kavramamız için birebir.

  • Künye: Alain Badiou – Sayı ve Sayılar, çeviren: A. Nüvit Bingöl, İnka Kitap, felsefe, 334 sayfa, 2024