Ersin Kalaycıoğlu, Ali Çarkoğlu – Türkiye’de Seçim Dinamikleri (2024)

Türkiye’de siyasal sistemin demokrasiyle bağlarının zayıfladığı kritik bir dönemeçte yurttaşların siyasete katılımının asli biçimi olan oy verme davranışlarını incelemek kritik önem taşıyor.

Zira Cumhuriyet bir ray değişikliği yaşıyorsa meşruiyet kaynaklarının hangi seçmenlerin ne tür kaygı ve motivasyonlarıyla oluştuğunu, hangi yönlerden çarpıştığını, esnediğini ya da katılaştığını anlamak gerekiyor.

Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Çarkoğlu bu olağanüstü döneme dünden bugüne tanık olunan tarihsel bağlamların ve siyasal güç devşirmenin modern biçimlerinin perspektifinden bakıyor.

Yaklaşık 15 yıllık bir dönemi (2002-2015) kapsayan saha araştırmaları siyasal manzarayla ilgili sıkça kullanılan bir kavram olan kutuplaşmanın Türkiye’nin kılcal damarlarında nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Ersin Kalaycıoğlu, Ali Çarkoğlu – Türkiye’de Seçim Dinamikleri: Kırılgan Ama Dirençli Bir Süreç?, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, siyaset, 400 sayfa, 2024

Michael Quante – Uzlaşmaz Marx (2024)

Dinî çatışmalar, doğal kaynaklar için verilen mücadeleler, savaşlar, Avrupa kapılarına dayanan mülteci akınları, iklim değişikliklerinin neden olduğu doğal afetler ve bunlara eşlik eden kıtlıklar…

‘Uzlaşmaz Marx’, günümüz kapitalizminin yarattığı bu yıkıcı kargaşa karşısında, onun uzlaşmaz muarızı Marx’ın analitik ve eleştirel gücünün güncelliğini vurguluyor.

Marx’ın düşünce sisteminin fikirler tarihi kanonunun tozlu raflarına kaldırılamayacak kadar canlı olduğunu hatırlatırken, bu güncelliğin sanılandan çok daha kapsamlı olduğuna işaret ediyor: Marx, son on yılda liberal ya da muhafazakâr iktisatçıların dahi sıklıkla hakkını verdiği üzere, basitçe ve sadece kapitalist ekonomik krizlerin bir teorisyeni değildir.

Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin temel kavramları insan varoluşuna ilişkin bir dizi etik, felsefi, antropolojik tartışmanın kapısını aralar.

Michael Quante’ye göre Marx’ın “modern kapitalist toplum düzenine ilişkin analizi, içinde bulunduğumuz durumda sorun çözme potansiyeline ve eleştirel güce sahip olmaya devam eden felsefi kavramlarla desteklenmektedir” ve Marksist düşünce, güncelliğini öncelikle bu tartışma izleklerine borçludur.

Yazar, ‘Uzlaşmaz Marx: Kargaşa İçindeki Dünya’yı tam da Marx’ın düşüncesindeki bu kalıcı potansiyeli ve gücü akademik tartışmaların ötesine taşımak, günümüz okurlarına “kendi yaşam gerçekleri üzerine düşünmelerini ve böylece eleştirel bir mesafe koymalarını sağlayabilecek düşünce motiflerini ve içgörüleri” sunmak için kaleme almış.

Zira dünya halklarının “krizlere ve küreselleşmeyle beraber her yerde hüküm süren zorluklara karşı tepkisini, milliyetçilikle, dışlamayla ve çözüm yerine sadece yeni baskılar vadeden siyaseten gerici stratejilerle” verdiğini kaygıyla not düşer.

  • Künye: Michael Quante – Uzlaşmaz Marx: Kargaşa İçindeki Dünya, çeviren: Sezer Karagöz, Yordam Kitap, siyaset, 128 sayfa, 2024

Kolektif – Çemberin Dışındakiler: Azınlıklar (2024)

Türkiye’de azınlıklar konusunda belli başlı klişeler vardır.

Azınlıkların Rumlar, Ermeniler, Yahudiler olduğuna inanılır; Lozan Antlaşması’nda azınlıklar konusunda mütekabiliyet olduğu iddia edilir.

Azınlıklar dendiğinde hemen arkasından, hoşgörü, tolerans, imtiyaz, gibi kavram ve ifadeler eklenir, “bayramlarda karşılıklı gidip geldiğimiz,” “ne güzel günlerdi” denir.

Oysa Lozan’dan sonra Azınlıkların, ülkeye dönüşlerine izin verilmedi, mülklerine erişemediler.

Meclis’te yeterince temsil edilemediler.

Adeta din özgürlüklerini alıp, siyasi özgürlüklerini verdiler.

Kendini laik olarak tanımlamış bir ülkede din üzerinden tanımlandılar.

Nüfus kayıtlarında numaralandırıldılar.

Okullarında “Türk Müdür Başyardımcısı” tarafından gözlendiler.

Ekonomi Türkleştirilirken işten çıkarıldılar.

Ders kitaplarında hedef gösterildiler.

İşte tam da bu yüzden azınlık Türkiye’de kirlenmiş bir kavramdır.

Hem içi yukarıdaki klişelerle doldurulup söz konusu politikalara yol açmış hem de köhneleşmiştir.

Uluslararası hukukta Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) aracılığı ile azınlık haklarının üçüncü ve hatta yeni azınlıklarla dördüncü kuşağına girilmişken, Türkiye hem “Lozan”a çakılıp kalmış hem de onu yanlış, eksik ve kötü niyetli yorumlamıştır.

Artık Dünya’da farklılık temel bir kategori olarak kabul edilmişken, bizim henüz azınlık meselesinde kalmış olmamız üzücü elbette.

Henüz bu konu çözülememiş, sindirilememişken, milyonlarca göçmen ve göçmen meselesi bir dağ gibi önümüzde durmakta.

Bu kitap, Türkiye’de azınlıkların sadece Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler’den müteşekkil olmadığını, başka grupların da var olduğunu vurguluyor.

Onların yaşadıkları ayrımcılığı gözler önüne seriyor, vatandaş olduklarını hatırlatıyor.

Kitabın yazarları, azınlıkları oluşturanların hem kendi kimlik gruplarına ait olan kişiler hem de özgür, eşit birey ve vatandaş olduklarının altını çiziyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Baskın Oran, Samim Akgönül, Kerem Görkem Arslan, Ohannes Kılıçdağı, F. Işıl Demirci, Emre Can Dağlıoğlu, Rinaldo Marmara, Elçin Macar, Özgür Kaymak, Naim Atabağsoy.

  • Künye: Kolektif – Çemberin Dışındakiler: Azınlıklar, derleyen: Elçin Macar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 230 sayfa, 2024

Charlotte Beradt – Rüyaların Üçüncü Reich’ı (2024)

Totaliter, faşist rejimler takipçileri olmadan ayakta kalamaz.

Charlotte Beradt’ın kitabı, insanların nasıl birer yandaşa dönüştüğünü ortaya koyuyor, nasıl eğilip büküldüklerini, içsel dirençlerinin nasıl kırıldığını gözler önüne seriyor.

Bu yönüyle ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı aynı zamanda mutlak tahakkümün teorisi olarak okunabilir.

Beradt, bu olağanüstü vurucu kitabında, terzisinden, komşusundan, teyzesinden, sütçüsünden, arkadaşlarından dinlediği, Nazi döneminde gördükleri rüyaları aktarıyor ve içgörüyle yorumluyor.

Rüyalardaki keskin imgeler üzerinden, bu baskıcı totaliter rejimin insanları nasıl bir ruhsal yabancılaşmaya, köksüzleşmeye, izolasyona, kimliksizleşmeye ittiğini gösteriyor.

Edebi bir tatla, ürpertili hikâyeler gibi de okunabilecek bu metinler, faşizmin bilinçdışındaki aynası gibidir.

Alabildiğine politik bir “rüya tabiri” kitabı…

Yayımlandığı 1962’den beri faşizm incelemeleri literatüründe saygın bir yer edinen ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı, bugün her zamankinden daha güncel sayılıyor.

  • Künye: Charlotte Beradt – Rüyaların Üçüncü Reich’ı, çeviren: Aslı Önal, İletişim Yayınları, siyaset, 148 sayfa, 2024

Richard Marsden – Sermayenin Doğası (2024)

Sanallığı benimsememize karşın sahiciliğe özlem duyuyoruz.

Geleceğe hızla atılmamıza rağmen geçmişin hasretini çekiyoruz.

‘Sermayenin Doğası’, toplumsal yaşamın mekânsal ve zamansal koordinatlarındaki süregelen rahatsızlığın tam ortasındaki bu gerilimi açıklamayı amaçlar.

Bunu, Marx ve Foucault’yu eleştirel gerçekliğin merceğinden tekrar okuyarak ve toplumsal teorilerinin esastan uyuşmadığı yönündeki yaygın kanıyı altüst ederek yapar.

Netice Marx’ın “toplumsal üretim ilişkileri” ile Foucault’nun “disipline eden iktidarı” arasında konumlanan aydınlatıcı bir sentezdir.

Yazar bu sentezden eylem kapasitemizin maddi nedeninin bir modelini inşa eder: sermaye, toplumun genetik kodu.

Kitapta Foucault’nun iktidar kavramı Marx’ın analitiğinin merkezine yerleştirilir.

İktidar mantığı ve değer yasası; disipline eden teknolojiler ve sermaye birikiminin genişleyip yükselen sarmalları iç içe geçerek birbirine karışır.

Foucault iktidarın “nasılını” Marx ise “nedenini” açıklar.

Kitapta ikisinin birlikte postmodernitenin koşullarını şekillendiren geçerli üretim ilişkilerinin etkin mantığını tanımladıkları öne sürülüyor.

Kavramsal açıdan özgün ve açıkça yazılmış bu ikonoklastik eser; toplum, iktisat ve siyasal teori ile eleştirel organizasyon, yönetim çalışmaları ve postmodernizm alanlarında okuyan ve araştıranlarca hoşnutlukla karşılanacaktır.

  • Künye: Richard Marsden – Sermayenin Doğası: Foucault’dan Sonra Marx, çeviren: Yunus Emre Ceren, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 352 sayfa, 2024

Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler (2024)

Güncel olaylarla doğrudan ilgili olan bu kitap, 1945’ten günümüze uluslararası siyasi ilişkilere kapsamlı bir genel bakış sunuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi devletlerarasındaki ilişkilerde önemli bir kırılmaya işaret eder.

Öncelikle Avrupa devletlerinin gerilemesi karşısında, kendi etraflarında homojen bloklar oluşturmayı hedefleyen ABD ve Sovyetler Birliği’nin yükselişine tanık olduk.

Soğuk Savaş hız kaybetmezken, sömürgeleştirilmiş halklar Avrupa’nın himayesinden kurtulmaya çabaladı.

Artık yeryüzünde uluslararası ilişkilere bir nebze olsun katılmayan neredeyse hiçbir bölge kalmamıştı.

1960’lı yıllardan 1980’li yıllar arasında iki kutuplu dünya yerini, yeni hesaplaşmaların ortaya çıktığı bir dünyaya bıraktı.

1989-1991 yılları arasında yaşanan devrim niteliğindeki olaylar, Soğuk Savaş’a son verdi.

Amerikan süper gücünün egemen olduğu uluslararası toplum, 11 Eylül 2001 olaylarının daha da olanaksız hale getirdiği yeni bir dünya düzeni arayışındaydı.

Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarına küreselleşme olgusu ve başta Çin olmak üzere yükselen güçlerin ortaya çıkışı damgasını vurdu.

1990’ların barış umutlarından çok uzakta, uluslararası düzene yönelik meydan okumalar 2010’larda dünyayı yeniden bir gerilim ve şiddet sarmalına itti.

Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşının (2022) neden olduğu şokların etkisiyle, ulusötesi sorunlar, çok taraflı çözümler gerektiren bir dünyayı iyice parçaladı.

Kırılma anları, tırmanan kriz ve gerilimler, yeni ittifak arayışları, antlaşmalar, hiç bitmeyen savaş ve barışlar…

Uluslararası ilişkiler alanında yetkin bir isim olan Maurice Vaïsse yaşadığımız dünyanın bu baş döndürücü hızını, siyasi ve ekonomik güç dengelerini gözeterek tarafsız bir gözle analiz ediyor.

  • Künye: Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, siyaset, 535 sayfa, 2024

Michael Hechter – Milliyetçiliği Dizginlemek (2024)

“Milliyetçilik sıklıkla sanatsal, entelektüel ve politik mayalanmaya ilham olsa da, zaman zaman iç savaşlara ve en korkunç şiddet eylemlerine adı karışır. En berbat biçimde, yabancı düşmanlığına, etnik temizliğe ve soykırıma esin kaynağı olur. Milliyetçiliğin bu karanlık yüzü dizginlenebilir mi?”

Kitabın bu soruya köşeli ve kolay bir cevabı yok.

Ona göre her şeyden önce, onun maddi toplumsal temellerini dikkate almadan, “milliyetçi aşırılığı” ahlâki veya “ideolojik” hükümlerle “dizginlemenin” mümkün olmadığı kesindir.

‘Milliyetçiliği Dizginlemek’, milliyetçiliğin oluşumunda ve yeniden üretiminde, toplumsallaşma mekanizmalarının ve kurumsal yapıların önemini vurguluyor.

Michael Hechter, her şeyden önce milliyetçiliğin tarihselliğini (yani ezelî olmadığını) vurguluyor.

Buna bağlı olarak, -başta “devlet kurucu milliyetçilik” olmak üzere- birçok farklı milliyetçilik “tipini” tasnif ediyor ve bunların tarihsel oluşumunu irdeliyor.

Seçim sistemlerinin, federasyonun ve ademimerkeziyetçi yapıların, “eştoplumlaştırmanın” milliyetçiliği dizginleme kapasitelerini tartışıyor.

Çağdaş milliyetçilik teorisinin önemli yazarlarından birinin kaleminden, bu ağır konuya ilişkin panoramik bir analiz kitabı.

  • Künye: Michael Hechter – Milliyetçiliği Dizginlemek, çeviren: Aybars Yanık, İletişim Yayınları, siyaset, 264 sayfa, 2024

Mikkel Krause Frantzen – Depresyonun Estetiği ve Politikası (2024)

“Depresyonda zaman elastikleşir, belirginleşir, sonra da kırılır.”

Zamana ve nasıl olduğumuza dair gündelik sorular, depresyondaki kişinin hoşlanmadığı, hatta kaçındığı sorulardır.

Üstelik ne sadece kişiye atfedilebilirler ne de kişinin psikolojisine; derin bir şekilde politiktirler.

‘Depresyonun Estetiği ve Politikası’nda Danimarkalı akademisyen Mikkel Krause Frantzen, dört önemli kültürel eseri analiz ederek depresyonun yalnızca bireysel bir psikopatoloji değil, aynı zamanda kültürel ve felsefi bir sorun olduğunu savunuyor.

Frantzen, Michel Houellebecq ve David Foster Wallace’ın eserlerini, Claire Fontaine’in enstalasyon sanatını ve Lars von Trier’in Melankoli filmini depresyonun zamansallık sorunuyla bağlantılı olduğu görüşü ışığında incelerken, Batı toplumundaki gelecek kaybı ve sıkışmışlık hissine dikkat çekiyor.

Bu sanat eserlerinde depresyonun biçim ve içerik açısından nasıl tasvir edildiğini ayrıntılı, zengin ve özgün okumalarla analiz ediyor.

Ayrıca bu eserleri, ilgili sanatçıların eserlerinin daha geniş perspektifine yerleştirerek kendi okumalarını diğer yorumcularınkilerle karşılaştırıyor ve bunları Kierkegaard, Levinas, Husserl, Heidegger gibi farklı filozoflara ve yazarlara atıfta bulunarak destekliyor.

‘Depresyonun Estetiği ve Politikası’, depresyonun karmaşıklığını, zaman ve toplumla olan ilişkisini irdeleyen, incelikli ve düşündürücü bir kitap.

Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde depresyonun tedavi olasılığına dair önemli soruları gündeme getiriyor.

“Depresyonun; tarihin sona erdiği, geleceğin kapandığı, sonsuza kadar dondurulduğuna dair (patolojik) bir his olduğunu öne sürüyorum. Tüm gelecekleri feshetmiş bir şimdiki zaman.”

  • Künye: Mikkel Krause Frantzen – Depresyonun Estetiği ve Politikası: Yerinde Saymak, çeviren: Elif Kayurtar, Ayrıntı Yayınları, psikoloji, 200 sayfa, 2024

Benjamin Constant – Modernlerinki ile Karşılaştırıldığında Antik Çağ’dakilerin Özgürlüğü Üzerine (2024)

Özgürlüğün Antik Çağ’dan Modern Çağ’a evrimini eleştirel bir bakış açısıyla inceleyen Fransız liberalizminin 19. yüzyıldaki önde gelen temsilcilerinden Benjamin Constant klasikleşen bu metninde, özgürlüğü siyasal iktidara aktif ve daimi katılımla özdeşleştiren anlayışın antik toplumların özel şartlarının bir sonucu olduğunu ve modern toplumlara uygun olmadığını savunuyor.

Ona göre özel alanın ve kişisel hazların öne çıktığı modern ticari toplumlara daha uygun olan, bireysel bağımsızlık anlamında özgürlüktür.

Nitekim Fransız Devrimi örneğinde kolektivist özgürlük düşüncesini modernliğe uygulama girişimleri insani acılara neden olmuş ve baskıcı bir rejimle sonuçlanmıştır.

Gücün doğası, egemenliğin sınırları ve bireysel özgürlük ile ortak çıkar arasındaki hassas denge üzerine esaslı bir perspektif sunan Constant, okuru siyasi sistemler, bireysel haklar ve özgürlüğün özüne dair anlayışlarını yeniden değerlendirmeye davet ediyor.

  • Künye: Benjamin Constant – Modernlerinki ile Karşılaştırıldığında Antik Çağ’dakilerin Özgürlüğü Üzerine, çeviren: Büşra Akkökler Karatekeli, Akademim Yayıncılık, siyaset, 132 sayfa, 2024

Cengiz Erdinç – Overdose Türkiye (2024)

‘Overdose Türkiye’, organize suç ve uyuşturucunun demokrasiye karşı bir tehdide dönüşen istilasını konu ediniyor.

Kıyıda köşede unutulmuş resmi belgelerin, hiç konuşulmamış güncel raporların ve mahkeme kayıtlarının ayrıntılarında kalan karanlığa ışık tutuyor.

Kitaptan 1930’larda İstanbul’da üç eroin fabrikasının bulunduğu ve bunlardan birinin yönetim kurulu başkanının sonradan başbakanlık yaptığı gibi şaşkınlıkla okuyacağımız pek çok bilgi mevcut.

Bir zehrin, bir ulusun damarlarında nasıl dolaştırıldığını anlatan belgesel niteliğindeki kitap, mafya ve uyuşturucunun yalnızca suç olarak değil, toplumsal ve politik bir sorun olduğunu da net bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Cengiz Erdinç – Overdose Türkiye: Narkoelitlerden Mafyaya Uyuşturucunun Yüzyıllık İstilası, Doğan Kitap, siyaset, 512 sayfa, 2024