Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar (2025)

Karl O. Högström’un bu çalışması, Hunların İskandinavya’ya ulaşmış olabileceği yönündeki tartışmaları modern DNA verileri, arkeolojik bulgular ve tarihsel analizleri bir araya getirerek yeniden yorumluyor. Yazar, genetik örüntülerde görülen bazı hatların Orta Avrasya kökeniyle ilişkili olabileceğini öne sürüyor; ancak bu verilerin kesin bir göç kanıtı olmadığını, dikkatle değerlendirilmesi gereken istatistiksel olasılıklar sunduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, göç tarihini katı kimliklerin değil, temas ve etkileşimlerin şekillendirdiği uzun erimli süreçler olarak düşünmeye davet ediyor.

‘İskandinavya’daki Hunlar’ (‘The Huns in Scandinavia: A new approach centered around modern DNA’), Güney İsveç’teki mezar biçimleri, ritüel gömüler ve at koşum parçaları gibi buluntuları inceleyerek bunların bazı Orta Avrasya unsurlarıyla sınırlı benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Högström, bu benzerliklerin doğrudan bir Hun yerleşimine değil, kültürel aktarım kanallarına işaret edebileceğini belirtiyor. Dilsel ve toponimik ayrıntılar da tartışmaya dahil ediliyor; yer adlarının tarihsel temaslara dair dolaylı işaretler sunduğu ve bazı örüntülerin göç yollarıyla örtüşebildiği anlatılıyor. Böylece farklı veri türleri bir arada değerlendirilerek daha geniş bir çerçeve kuruluyor.

Eserin temel katkısı, İskandinavya’nın geç antikçağ tarihini yalnızca yerel gelişmelerle değil, Avrasya’nın uzun süreli hareketlilikleriyle birlikte ele alan çoğulcu bir okuma sunması oluyor. Högström, Hun mirasını genetik bir zorunluluk değil, kültürel, sembolik ve olasılıksal izler üzerinden anlamayı öneriyor. Bu yaklaşım, bölgenin geçmişine dair yerleşik anlatıları sorgulayan ve yeni araştırmalara kapı açan eleştirel bir perspektif oluşturuyor.

  • Künye: Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar, çeviren: Aydın Şelte, Kabalcı Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2025

Kolektif – Geleceğin Belleği (2025)

‘Geleceğin Belleği’, Türkiye’de sosyalist hareketin yükseldiği yirmi yıllık dönemi, hem tarihsel hem mekânsal bir çözümleme çerçevesinde ele alıyor. Ali Ekber Doğan’ın derlediği bu kapsamlı çalışma, 1960’ların umut dolu örgütlenme deneyimlerinden 1980 darbesinin yıkıcı sonuçlarına uzanan süreci, sınıf mücadelesinin yerel dinamikleri üzerinden yeniden okuyor.

Eser, Türkiye’de sol siyasetin yalnızca ideolojik bir yönelim değil, somut toplumsal karşılıkları olan bir mekânsal hareketlilik biçimi olduğunu savunuyor. Her bölgenin özgül sosyo-ekonomik yapısı içinde filizlenen mücadeleler, sosyalizmin bu topraklarda nasıl yerelleştiğini ve hangi toplumsal gerilimler üzerinden serpildiğini gösteriyor.

Kitap, 1960–80 döneminin özgünlüğünü, işçi sınıfının genişlemesi, kırdan kente göç, sanayileşmenin yeni merkezleri ve üniversitelerdeki politik bilinçlenme süreçleriyle ilişkilendiriyor. Bu süreçte sol hem üretim alanlarında hem kamusal yaşamda görünür hale geliyor. Ancak 1980 darbesiyle birlikte bu coğrafya bir sessizlik dönemine giriyor. Yine de yazarlar, sermaye birikiminin ve sınıfsal çelişkilerin tarihsel sürekliliğine dikkat çekerek, bu sessizliğin altında geleceğin mücadele potansiyellerinin biriktiğini öne sürüyor.

‘Geleceğin Belleği’, geçmişi yalnızca nostaljik bir hatırlama değil, bugünün siyasal ve sınıfsal mücadelelerini anlamak için bir rehber olarak ele alıyor. Yerel deneyimlerin izini sürerken, geleceğin eşitlik ve adalet mücadelesine yön verecek tarihsel materyalist bir hafıza kuruyor.

  • Künye: Kolektif – Geleceğin Belleği: Türkiye’de Sol Siyaset Coğrafyasının Oluşumu 1960-1980, derleyen: Ali Ekber Doğan, Dipnot Yayınları, siyaset, 440 sayfa, 2025

Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan (2025)

Jack A. Goldstone’un bu çalışması, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere, Fransa, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin’de yaşanan siyasal çalkantıların ardındaki demografik ve yapısal dinamikleri inceliyor. Goldstone, erken modern dönemde devlet krizlerini ve isyanları açıklamak için “demografik-yapısal teori” adını verdiği özgün bir çerçeve geliştiriyor. Bu yaklaşıma göre, nüfus artışları yalnızca ekonomik baskı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin kaynaklarını tüketerek yönetişim kapasitesini zayıflatıyor. Bu durum, mali krizleri, toplumsal hoşnutsuzluğu ve nihayetinde isyanları tetikliyor.

Goldstone, isyanları ideolojik kopuşlar olarak değil, uzun vadeli yapısal gerilimlerin ürünü olarak yorumluyor. Nüfus artışıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi, işsizliğin artması ve aristokrasiyle bürokrasi arasındaki rekabet, erken modern devletlerin dengelerini bozuyor. Bu süreç İngiltere’de iç savaşa, Fransa’da devrime, Osmanlı’da ayanların yükselişine ve Çin’de isyan dalgalarına yol açıyor. Böylece yazar, isyanları küresel ölçekte birbirine bağlayan ortak bir mantık öneriyor.

‘Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850’ (‘Revolution and Rebellion in the Early Modern World: Population Change and State Breakdown in England, France, Turkey, and China, 1600–1850’), tarihsel sosyolojiyle ekonomi politiği birleştirerek, devletin çöküşünü yalnızca yönetim hatalarıyla değil, toplumun maddi temellerindeki dönüşümlerle açıklıyor. Goldstone, nüfus değişimlerini tarihsel devrimlerin motor gücü olarak tanımlıyor. Kitap, erken modern dönemi küresel krizlerin çağdaş yankılarıyla ilişkilendiriyor ve toplumsal değişimin ritmini insan sayısıyla, kaynakla ve güçle birlikte yeniden okumaya davet ediyor.

  • Künye: Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850, çeviren: Özkan Akpınar, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 584 sayfa, 2025

Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı (2025)

Rifa’at Ali Abou-El-Haj’ın bu çalışması, Osmanlı siyasal yapısını “bozulma” söyleminin ötesine taşıyarak erken modern devletin dönüşümünü yeniden değerlendiriyor. Yazar, 1703 Edirne Vakası’nı yalnızca bir isyan değil, Osmanlı siyasetinde köklü bir yeniden yapılanmanın göstergesi olarak yorumluyor. Bu olay, III. Ahmed’in tahta çıkışıyla sonuçlansa da, asıl önemi merkezi otorite ile taşra güçleri, ulema ve askerî sınıflar arasındaki ilişkilerin değişiminde yatıyor. Abou-El-Haj, bu isyanı Osmanlı devlet yapısındaki rasyonelleşme, bürokratikleşme ve temsil biçimlerinin dönüşüm süreci içinde konumlandırıyor.

‘1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı’ (‘The 1703 Rebellion and the Structure of Ottoman Politics’), Osmanlı tarih yazımında yaygın olan “gerileme” anlatısını sorguluyor. Abou-El-Haj’a göre 17. yüzyıl sonlarıyla 18. yüzyıl başları, çöküşün değil yeniden yapılanmanın dönemini oluşturuyor. İsyan, merkezî iktidarın zayıflamasının değil, siyasal karar alma süreçlerinin geniş tabanlı hale gelmesinin bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Böylece halk, asker ve ulema arasındaki etkileşim, Osmanlı siyasetinin dinamik bir yapı kazandığını kanıtlıyor.

Yazar, Osmanlı siyasetini statik bir monarşi olarak değil, aktörleri ve kurumları arasında sürekli müzakereyle şekillenen bir sistem olarak ele alıyor. 1703 isyanı, bu anlamda hem bir kriz hem de siyasal meşruiyetin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Kitap, Osmanlı tarihine yeni bir gözle bakmayı öneriyor; isyanı düzenin bozulması değil, modernleşmenin iç dinamikleriyle şekillenen bir siyasal dönüşüm olarak okuyor.

  • Künye: Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı, çeviren: Çağdaş Sümer, Telemak Kitap, tarih, 192 sayfa, 2025

Mark Walker – Hitler’in Atom Bombası (2025)

Mark Walker’ın bu çalışması, Nazi Almanyası’nın nükleer silah geliştirme çabasını tarihsel belgeler, efsaneler ve etik sorunlar ekseninde inceliyor. Kitap, “Hitler atom bombasına ne kadar yaklaştı?” sorusunu merkeze alırken, aynı zamanda bilimin savaşla, ideolojiyle ve ahlakla kurduğu karmaşık ilişkiyi de tartışıyor. Walker, Almanya’nın fizikçilerinin ve mühendislerinin 1930’ların sonunda başlattığı uranyum projesinin teknik imkânsızlıkların ötesinde politik baskılar, bilimsel bölünmeler ve etik ikilemler yüzünden başarısızlığa uğradığını savunuyor.

‘Hitler’in Atom Bombası: Tarih, Efsane ve Auschwitz ile Hiroşima’nın İkiz Mirası’ (‘Hitler’s Atomic Bomb: History, Legend, and the Twin Legacies of Auschwitz and Hiroshima’), bilimsel ilerlemenin ideolojik rejimlerin elinde nasıl yön değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Walker, Almanya’daki atom araştırmalarının Amerika’daki Manhattan Projesi’nden neden bu kadar geride kaldığını analiz ederken, Nazi rejiminin bilim anlayışını da mercek altına alıyor. Irkçı ideolojiyle biçimlenen akademik ortam, birçok yetenekli bilim insanının sürgün edilmesine yol açmış; bu da Almanya’nın bilimsel potansiyelini zayıflatmıştır. Yine de bazı Nazi araştırmacılarının nükleer enerji üzerine yaptığı deneyler, savaş sonrası dönemde Almanya’nın teknolojik mirasının tartışmalı bir parçası olarak kalmıştır.

Kitap, Auschwitz ve Hiroşima’yı “modernliğin ikiz mirası” olarak karşılaştırır. Auschwitz, insanlık dışı ideolojinin ürünü olan sistematik yıkımı temsil ederken; Hiroşima, bilimin sınır tanımaz gücünün ahlaki sonuçlarını hatırlatır. Walker, bu iki olay arasında doğrudan bir bağlantı kurmasa da her ikisinin de bilimin etik sınırlarını sorgulattığını vurgular. ‘Hitler’in Atom Bombası’, tarihin karanlık sayfalarıyla bilimin aydınlık yüzü arasındaki ince çizgide, bilgi, iktidar ve vicdan arasındaki gerilimi anlamaya çağıran bir tarihsel sorgulamadır.

  • Künye: Mark Walker – Hitler’in Atom Bombası: Tarih, Efsane ve Auschwitz ile Hiroşima’nın İkiz Mirası, çeviren: Cemal Can Tarımcıoğlu, Antre Kitap, tarih, 560 sayfa, 2025

Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek (2025)

Rhoads Murphey’nin bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nda egemenlik kavramının nasıl kurulduğunu, temsil edildiğini ve gündelik pratiklerle nasıl yaşandığını inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Murphey, 1400–1800 arasındaki dört yüzyıllık dönemi ele alarak, sultanın otoritesini sadece hukuki veya askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler ve törensel davranışlarla inşa edilen çok katmanlı bir yapı olarak yorumluyor. Egemenlik, bu çerçevede soyut bir kavram değil; gelenek, meşruiyet ve görünürlük üzerinden sürekli yeniden üretilen bir deneyim haline geliyor.

Kitapta, saray hiyerarşisi, törensel jestler, hediyeler, kıyafetler ve mimari düzenlemeler gibi unsurların siyasi anlamı titizlikle analiz ediliyor. Murphey, Osmanlı sarayının yalnızca idari bir merkez değil, imparatorluğun temsil gücünü taşıyan kültürel bir sahne olduğunu ileri sürüyor. Sultanın hareketleri, kamusal görünürlüğü ve hatta sessizliği bile egemenliğin sembolik diline dahil ediliyor. Bu yönüyle Osmanlı hükümranlığı, görünmez ideolojilerle değil, gözle görülen düzenlerle şekillenen bir “gösteri siyaseti” olarak tanımlanıyor.

Eserde ayrıca geleneğin sürekliliği ile değişim arasındaki dengeye de dikkat çekiliyor. Murphey, Osmanlıların tarih boyunca hem İslamî meşruiyet kaynaklarını hem de Bizans ve İran etkilerini harmanlayarak özgün bir egemenlik biçimi geliştirdiklerini savunuyor. ‘Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek’ (‘Exploring Ottoman Sovereignty’), Osmanlı siyasal kültürünü ritüeller, semboller ve iktidar estetiği üzerinden okuyan derinlikli bir inceleme olarak öne çıkıyor. Egemenliğin sadece yönetmek değil, görünür kılmak, hatırlatmak ve temsil etmek olduğunu düşündürüyor.

  • Künye: Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek: Osmanlı Saray-ı Hümayûnunda Gelenek, Temsil ve Âdet, 1400-1800, çeviren: Büşra Arabacı, Gordium Yayıncılık, tarih, 472 sayfa, 2025

Kolektif – Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri (2025)

Bu derleme, tarih anlatısının merkezine yalnızca insanı değil, onunla birlikte hayvanları, bitkileri, mikro organizmaları, suyu, toprağı, iklimi ve doğa olaylarını yerleştiriyor. Çevre tarihi yaklaşımını benimseyen kitap, geçmişi insan eylemlerinin tek yönlü ürünü olarak değil, insanlar ile insan olmayan aktörler arasındaki sürekli etkileşimin bir sonucu olarak ele alıyor. Hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar, su, toprak ve iklim; tarihin edilgen arka planı değil, olayların seyrini etkileyen aktif unsurlar olarak konumlanıyor. Böylece tarih, yalnızca kahramanlıkların ve imparatorlukların değil, aynı zamanda doğa güçlerinin ve çevresel dönüşümlerin de hikâyesi haline geliyor.

Kitap, Osmanlı-Türkiye tarihyazımına yeni bir perspektif kazandırarak, insan ile doğa arasındaki sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor. Doğayı tanımlama biçimleriyle mülkiyet ilişkileri arasındaki bağlantılar, insanın çevre üzerindeki dönüştürücü etkileri ve ekosistemlerle kurduğu karmaşık ilişkiler çeşitli makaleler aracılığıyla tartışılıyor. Bu tartışmalar, imar ve inşa faaliyetlerinden iklim olaylarına, tarımsal üretimden doğal afetlere uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

‘Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri’, çevre tarihinin eleştirel duyarlılığını Osmanlı-Türkiye bağlamına taşıyarak, tarihsel süreci yalnızca ilerleme ya da yıkımın hikâyesi olarak değil, karşılıklı etkileşimlerin çok katmanlı bir ağı olarak yorumluyor. Böylece hem geçmişe daha bütüncül bir bakış getiriyor hem de doğayla daha adil bir gelecek tahayyülünün kapısını aralıyor.

  • Künye: Kolektif – Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri: Müdahale, Etkileşim, Mücadele, editör: Deniz Dölek-Sever, Özlem Sert, Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları ortak yayını, tarih, 464 sayfa, 2025

Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025

Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar (2025)

Cătălin Pavel’in bu kitabı, insanın doğayla ve özellikle hayvanlarla kurduğu ilişkiyi arkeolojik bulgular üzerinden yeniden düşündürüyor. Yazar, hayvanları yalnızca ekonomik ya da biyolojik birer unsur olarak değil, insanın kimlik ve anlam üretme süreçlerinin asli ortakları olarak görüyor. Kürk, kuyruk ve tüy imgeleri kitabın eksenini oluşturuyor; bunlar hem maddi kültürün izlerini hem de insan zihninin sembolik yaratıcılığını temsil ediyor. Arkeozoolojik kalıntılar, kemikler, süs eşyaları ve sanat nesneleri aracılığıyla, insanın hayvanlarla kurduğu çok katmanlı ilişkinin tarih boyunca nasıl evrildiği gösteriliyor.

Pavel’e göre hayvanlar, insanın düşünme biçimini, duygusal deneyimini ve toplumsal örgütlenmesini biçimlendiriyor. İnsan kültürünün tarihi, aslında insan-hayvan ortaklığının tarihiyle iç içe geçiyor. Köpeklerin sadakati, kedilerin gizemi, kuşların özgürlük imgesi ya da atların güç sembolü oluşu hem biyolojik hem kültürel bir miras taşıyor. Bu ilişkilerde hayvanlar insanın yalnızca yansıması değil; aynı zamanda onun dünyayı anlamlandırma aracına dönüşüyor.

‘Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler’ (‘Animalele care ne fac oameni. Blană, cozi și pene în arheologie’), doğa ile kültür arasındaki sınırın geçirgen olduğunu savunuyor. Arkeolojik izler, insanın hayvanlarla birlikte ürettiği anlam dünyasının kalıntılarını barındırıyor. Pavel, bu bulgular üzerinden insanı tanımlamanın yeni yollarını arıyor. Hayvanların insan tarihindeki yerini yeniden yorumlarken, insanın kendi doğallığını unutmuş modern benliğine de bir ayna tutuyor. Bu nedenle eser hem bilimsel hem felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

  • Künye: Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler, çeviren: Metin Ömer, Gordium Yayıncılık, tarih, 363 sayfa, 2025

Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı (2025)

Carl F. Petry’nin bu eseri, Orta Doğu tarihinin en özgün siyasal oluşumlarından biri olan Memlük Sultanlığı’nı kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Yazar, 13. yüzyıl ortasında kurulan bu devletin kökenlerini, toplumsal yapısını ve siyasal kurumlarını yalnızca kronolojik olaylar üzerinden değil, derinlemesine bir tarihsel çözümleme çerçevesinde inceliyor. Petry’ye göre Memlük Sultanlığı, askeri kölelik sistemine dayanan fakat aynı zamanda İslam dünyasında kültürel ve entelektüel bir merkez haline gelen benzersiz bir yönetim biçimidir.

‘Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe’ (‘The Mamluk Sultanate: A History’), Bahri (1250–1382) ve Burji (1382–1517) dönemlerini karşılaştırmalı biçimde ele alarak, yönetici elitin değişen karakterini ve toplumsal dengeyi açıklıyor. Petry, Memlük sisteminin gücünü ordunun disiplininden ve sultan otoritesinin merkezileşmesinden aldığını, ancak bu yapının iç rekabet, taht mücadeleleri ve ekonomik krizlerle sürekli sarsıldığını vurguluyor. Aynı zamanda Memlüklerin Haçlılar ve Moğollar karşısında İslam dünyasının savunucusu olarak kazandığı tarihsel rolün, meşruiyetlerinin temel unsuru olduğunu belirtiyor.

Eser, yalnızca siyasi tarih anlatımıyla sınırlı kalmıyor; Kahire’nin kentleşmesi, medrese ve vakıf kurumlarının yükselişi, sanat ve mimarinin gelişimi gibi konularla da Memlük uygarlığının kültürel dokusunu ortaya koyuyor. Petry, bu yönüyle Memlüklerin “savaşçı köleler” klişesinin ötesinde, karmaşık bir siyasal zekâ ve kültürel üretkenlik sergileyen bir medeniyet olduğunu gösteriyor.

Kitap, hem akademik derinliği hem de bütüncül yaklaşımıyla, Memlüklerin dünya tarihindeki yerini yeniden değerlendiren temel bir başvuru eseri niteliği taşıyor.

  • Künye: Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe, çeviren: Bekir Çelikcan, Fol Kitap, tarih, 544 sayfa, 2025