Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım! (2025)

‘Restore Etmeyelim, Koruyalım!’ başlığını taşıyan bu kitap, Georg Dehio ve Aloïs Riegl’ın, eski eserleri tamamlamaya, hatta yeniden inşaya odaklı restorasyon anlayışını eleştiren ve somut örnekler üzerinden tartışan metinlerini içeriyor.

Kitap, anıt koruma bilimi ve felsefesinin temellerini atan iki önemli metindir. Her iki yazar da, on dokuzuncu yüzyılda hızla gelişen restorasyon pratiklerine eleştirel bir yaklaşım getirerek, dönemin koruma anlayışını ve tarihsel mirasın geleceğe aktarılma biçimlerini derinden etkilemiştir. Dehio ve Riegl, anıtların sadece estetik değerlere sahip nesneler olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir hafıza taşıdıklarını vurgularlar.

Dehio’nun eseri, on dokuzuncu yüzyıldaki anıt koruma çabalarının tarihsel gelişimini ve bu süreçteki kurumsal yapılanmaları inceler. O dönemde yaygın olan “stil birliği” ilkesine dayalı, çoğu zaman özgünlükten uzak restorasyon pratiklerine karşı çıkar. Dehio, anıtın yaşını ve geçirdiği değişikleri gösteren izlerin korunması gerektiğini, aşırı müdahalelerin eserin tarihsel değerini yok ettiğini savunur. Ona göre, bir anıtı restore etmek yerine, mevcut haliyle korumak ve yaşlılık izlerini de birer değer olarak kabul etmek esastır. Bu yaklaşım, koruma bilimine “özgünlük” ve “belgeleme” gibi kavramları kazandırmıştır.

Aloïs Riegl ise, anıt değerlerini felsefi bir zemine oturtur. Riegl, anıtların sahip olduğu farklı değer türlerini (tarihsel değer, yaş değeri, sanatsal değer vb.) detaylıca analiz eder. Özellikle “yaş değeri” kavramını öne çıkarır; yani, bir anıtın zamanla yıpranmışlığının, aşınmalarının ve bozulmalarının da kendi başına bir estetik ve tarihsel değer taşıdığını savunur. Bu yaklaşım, anıtın geçirdiği süreci ve ona dokunan zamanın izlerini koruma fikrinin temelini oluşturur. Riegl, restorasyonun, anıtın “yaş değerini” yok etme riski taşıdığına dikkat çeker.

Her iki yazar da, anıtların geçmişle gelecek arasında bir köprü olduğunu ve bu köprünün tahrip edilmemesi gerektiğini savunur. Onlar için koruma, yok olanı yeniden inşa etmekten ziyade, var olanı anlamak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Dehio’nun pratik koruma anlayışı ve Riegl’in felsefi derinliği, anıt koruma prensiplerinin bugünkü halini almasında kilit rol oynamıştır.

Bu iki düşünürün eserleri, “Restore etmeyelim, koruyalım!” sloganıyla özetlenen bir felsefeyi temsil eder. Anıtların, sadece güzel yapılar veya sanat eserleri değil, aynı zamanda tarihi birer belge ve kültürel kimliğin taşıyıcıları olduğu fikrini pekiştirmişlerdir. Bu eserler, modern koruma etiğinin temel taşlarını oluşturarak, dünya miras alanlarının korunmasında uluslararası standartların geliştirilmesine de zemin hazırlamıştır.

  • Künye: Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım!, çeviren: Hüseyin Tüzün, Erdem Ceylan, Arketon Yayıncılık, mimari, 124 sayfa, 2025

Ulrich Gutmair – Bizler Yarının Türkleriyiz (2025)

Ulrich Gutmair imzalı bu kitap, 1980’lerin başındaki Yeni Alman Dalgası (Neue Deutsche Welle – NDW) müzik akımının ve dönemin gençlik kültürünün, Almanya’daki Türk göçmen toplumuyla olan beklenmedik ve karmaşık ilişkisini mercek altına alıyor. ‘Bizler Yarının Türkleriyiz: Yeni Dalga, Yeni Almanya’ (‘Wir sind die Türken von morgen. Neue Welle, neues Deutschland’), bu iki grubun nasıl birbirine bağlandığını ve Almanya’nın kültürel manzarasını nasıl yeniden şekillendirdiğini inceliyor. Gutmair, NDW’nin sadece bir müzik akımı olmadığını, aynı zamanda dönemin Almanya’sında yükselen yeni bir kimlik arayışının, özgürleşme çabasının ve toplumsal değişim arzusunun bir ifadesi olduğunu savunuyor.

Yazar, NDW’nin enerjisini ve “garip” cazibesini, o dönemde Almanya’daki Türk gençliğinin yaşadığı yabancılaşma ve aidiyet arayışıyla ilişkilendiriyor. Kitap, her iki grubun da yerleşik normlara ve beklentilere meydan okuma biçimlerini, yeni ifade yollarını arayışlarını ve kimliklerini geleneksel sınırların ötesinde tanımlama çabalarını paralellikler kurarak inceliyor. Müzik, moda ve popüler kültür üzerinden, bu iki farklı grubun nasıl ortak bir zemin bulduğunu ve birbirlerinin deneyimlerini yansıttığını anlatıyor.

Gutmair, kitabında sadece müzikal ve kültürel analiz yapmakla kalmıyor, aynı zamanda dönemin Almanya’sının sosyo-politik atmosferine de değiniyor. Göçmenlik, entegrasyon, kimlik politikaları ve Alman toplumunun çokkültürlülüğe yaklaşımı gibi konuları, NDW ve Türk gençliğinin deneyimleri üzerinden tartışıyor. Kitap, Almanya’nın “yeni” kimliğinin, sadece etnik Almanlar tarafından değil, ülkenin göçmen nüfusu, özellikle de Türk toplumu tarafından nasıl birlikte inşa edildiğini gösteriyor.

Kitap, “Yarının Türkleri biziz” ifadesinin hem ironik hem de derin bir anlam taşıdığını ortaya koyuyor. Bu ifade, sadece gelecekte Almanya’nın demografik yapısındaki değişimi işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda kültürel ve toplumsal olarak daha çeşitli, melezleşmiş bir Almanya’nın ortaya çıkışını da simgeliyor. Gutmair, bu iki kültürel dalganın kesişim noktasının, Almanya’nın modernleşme ve kimlik dönüşüm sürecinde nasıl bir rol oynadığını analiz ediyor.

Sonuç olarak bu kitap, müzik, popüler kültür ve göçmenlik gibi farklı alanları bir araya getirerek, 1980’lerin Almanya’sına dair özgün ve düşündürücü bir bakış açısı sunuyor. Ulrich Gutmair, bu eseriyle Almanya’nın kültürel ve toplumsal çeşitliliğinin oluşumunda NDW ve Türk gençliğinin rolünü vurgulayarak, ulusal kimliğin dinamik ve sürekli değişen doğasına dikkat çekiyor.

  • Künye: Ulrich Gutmair – Bizler Yarının Türkleriyiz: Yeni Dalga, Yeni Almanya, çeviren: Serkan Seymen, Kolektif Kitap, müzik, 256 sayfa, 2025

Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak (2025)

Steven Johnson’ın bu kitabı, son yüz yılda insan ömrünün nasıl iki katına çıktığının şaşırtıcı hikâyesini anlatıyor. 1900’lerin başında küresel yaşam beklentisi kırklı yaşların başındayken, günümüzde birçok yerde seksenli yaşları aştığını belirten Johnson, bu devasa ilerlemenin arkasındaki faktörleri detaylı bir şekilde ele alıyor. ‘Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?’ (‘Extra Life: A Short History of Living Longer’), bu başarının tek bir keşfe değil, işbirlikçi yeniliklere, kamu desteğine sahip sistemlere, işbirlikçi ağlara ve reformlar için mücadele eden aktivistlerin çabalarına dayandığını savunuyor.

Johnson, tıp ve halk sağlığındaki çığır açan gelişmeleri ele alırken, bunların sadece laboratuvarlarda değil, toplumsal düzenlemeler, altyapı iyileştirmeleri ve davranışsal değişiklikler yoluyla nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Aşılar, antibiyotikler, pastörize süt, klorlu içme suyu ve emniyet kemerleri gibi günümüzde sıradan kabul edilen pek çok şeyin, insan ömrünü uzatmada ne kadar kritik bir rol oynadığını vurguluyor. Bu gelişmelerin her birinin ardında, genellikle göz ardı edilen halk sağlığı kahramanlarının ve bilim insanlarının ilham verici hikâyeleri yatıyor.

Kitap, tarihteki büyük salgınlardan (çiçek hastalığı, kolera, İspanyol gribi gibi) alınan dersleri bugünkü COVID-19 krizi bağlamında da değerlendiriyor. Johnson, bilim insanlarının, doktorların, gönüllü deneycilerin ve aktivistlerin nasıl bir halk sağlığı devrimi başlattığını, milyonlarca hayatı kurtardığını ve insan sağlığına dair düşüncelerimizi temelden değiştirdiğini anlatıyor. Kitap, özellikle çocuk ölümlerindeki çarpıcı düşüşün ortalama yaşam süresini uzatmada büyük payı olduğunu belirtiyor.

Kitap, ilerlemenin mümkün olduğunu hatırlatmanın ötesine geçerek, halk sağlığı sistemleri benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya kalırken yaşam beklentisindeki düşüşlerden nasıl kaçınılacağı sorusunu da irdeliyor. Güncel teknolojilerin veya müdahalelerin gelecekteki krizlerin etkisini nasıl azaltabileceğine dair gözden kaçırılan fırsatlara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, Steven Johnson’ın bu eseri, insanlığın yaşam süresini ikiye katlaması gibi en şaşırtıcı başarılarından birini kutlarken, ortak hedeflerin ve kamu kaynaklarının kalıcı gücünü, halk sağlığı ve tıp kahramanlarının genellikle göz ardı edilen rollerini gözler önüne seriyor. Bu, insanlığın olağanüstü bir yolculuğunun ve hayatta kalma ve yenilik arayışımızın bizi nasıl dönüştürdüğünün kapsamlı bir hikâyesidir.

  • Künye: Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?, çeviren: Çağrı Tuğrul Öztürk, Orenda Kitap, bilim, 112 sayfa, 2025

Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler (2025)

Jean Baudrillard’ın bu kitabı, postmodern düşüncenin ve hipergerçekliğin önde gelen isimlerinden Baudrillard’ın 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı dünyasına dair kısa, keskin ve aforizma gözlemlerini bir araya getiriyor. ‘Anahtar Sözcükler’ (‘Mots de passe’), derinlemesine teorik bir argüman sunmaktan ziyade, modern toplumun simülasyon, medya, tüketim ve anlam yitimi gibi temel sorunlarına dair hızlı ve düşündürücü içgörüler sunuyor. Baudrillard, günümüz dünyasının, gerçeğin taklitlerinin (simülakrlar) gerçeğin kendisinden daha gerçek hale geldiği bir “hipergerçeklik” durumuna ulaştığını savunur.

Kitap, medya çağında bilginin ve görüntülerin aşırı üretimiyle gerçeğin nasıl buharlaştığını ve yerine sürekli çoğalan taklitlerin geçtiğini irdeliyor. Bu süreçte, olaylar, insanlar ve kavramlar, kendi özgün anlamlarını yitirerek, sadece medya ve iletişim araçları tarafından yeniden üretilen işaretlere dönüşür. Baudrillard’a göre, bu durum, modern toplumun en büyük paradoksunu oluşturur: Her şeyin görünürde daha şeffaf ve erişilebilir olduğu bir dünyada, gerçeklik aslında daha da belirsizleşir ve kaybolur.

‘Anahtar Sözcükler’, teknolojinin ve küreselleşmenin insan deneyimini nasıl dönüştürdüğüne dair eleştirel bir bakış sunar. Tüketim toplumunun birey üzerindeki baskısını, hazzın ve mutluluğun zorunlu birer görev haline gelmesini, özgürlüğün bir yanılsama olduğunu ve bireyin bu sistem içinde nasıl yabancılaştığını tartışıyor. Politikaların, sosyal ilişkilerin ve hatta tarihin bile bu simülasyon zinciri içinde anlamını yitirdiğini ileri sürüyor.

Baudrillard, çağımızın olaylarının, özellikle televizyon ekranlarında deneyimlendiğinde, bir tür “kara deliğe” dönüştüğünü ve gerçek toplumsal etki yaratmadığını belirtiyor. Gerçek trajedilerin ve travmaların bile, medyada gösterildikçe soğuk bir estetiğe bürünerek anlamsızlaştığını savunuyor. Bu durum, olayların bir gerçeklik gücü kazanmasını imkânsız kılar ve her şeyin birer görüntüden ibaret olduğu bir dünyada anlam kaybının kalıcı hale geldiğini vurgular.

Sonuç olarak bu kitap, Jean Baudrillard’ın postmodern teorisinin özünü, daha kısa ve erişilebilir bir formatta sunan bir eser. Kitap, okuyucuyu modern yaşamın yüzeyselliği, medyanın etkisi ve gerçeğin kayboluşu üzerine derinlemesine düşünmeye teşvik eder. Her bir “parola” veya “anahtar sözcük”, günümüz toplumunun karmaşık dinamiklerine dair incelikli bir eleştiri ve sorgulama fırsatı sunar.

  • Künye: Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler, çeviren: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 74 sayfa, 2025

Kevin McCain – Bilimin Dünyayı Açıklayışını Anlamak (2025)

Kevin McCain’in bu kitabında, bilimin doğasını ve dünyayı nasıl açıklayabildiğini felsefi bir bakış açısıyla inceliyor. ‘Bilimin Dünyayı Açıklayışını Anlamak’ (‘Understanding How Science Explains the World’), bilimin sadece olguları sıralamakla kalmayıp, aynı zamanda olayların nedenlerini anlamamıza ve dolayısıyla daha kapsamlı bir dünya görüşü oluşturmamıza nasıl yardımcı olduğunu tartışıyor. McCain, bilimsel açıklamaların temel bileşenlerini, onların yapısını ve geçerliliğini ele alarak, okuyucunun bilimin gücünü ve sınırlarını daha iyi kavramasını sağlıyor. Bilimsel bilginin nasıl üretildiği, test edildiği ve zamanla nasıl geliştiği üzerinde duruyor.

Yazar, bilimsel açıklamalarda nedenselliğin merkezi rolünü vurguluyor. Olayların neden-sonuç ilişkileri içinde nasıl anlaşıldığını, bilimsel yasaların bu ilişkileri nasıl genellediğini ve teorilerin bu yasaları nasıl bir araya getirdiğini ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. Kitap, farklı bilim dallarındaki (fizik, biyoloji, sosyal bilimler vb.) açıklama türleri arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları da tartışıyor. Bilimsel modellerin, hipotezlerin ve deneylerin, dünyayı anlamamızdaki rollerini pratik örneklerle pekiştiriyor.

McCain, bilimin sadece fiziksel dünyayı değil, aynı zamanda karmaşık fenomenleri, örneğin insan davranışlarını veya ekonomik sistemleri nasıl açıklayabildiğine dair felsefi tartışmalara da giriyor. Bilimsel açıklamanın sadece basit bir tanımlama olmadığını, aksine derinlemesine bir kavrayış sağladığını ve bu kavrayışın teknolojik gelişmelere ve toplumsal ilerlemeye nasıl zemin hazırladığını ortaya koyuyor. Bilimin sağladığı bu “anlama” halinin epistemolojik değeri üzerinde duruyor.

Kitap, bilim felsefesi alanındaki temel tartışmaları, örneğin açıklama kavramını, bilimsel realizmi ve antirealizmi, tümevarım ve tümdengelim gibi yöntemleri de ele alıyor. McCain, bu felsefi konuları hem felsefe öğrencileri hem de bilimle ilgilenen genel okuyucular için anlaşılır bir dille sunuyor. Bilimsel açıklamaların doğruluğunu değerlendirme kriterlerini ve bilimsel teorilerin neden kabul edildiğini veya reddedildiğini inceliyor.

Sonuç olarak bu kitap, bilimin sadece olgusal bilgi yığını olmadığını, aksine dünyayı anlama biçimimiz üzerinde derin etkileri olan güçlü bir açıklama aracı olduğunu gösterir. Kevin McCain, bu eseriyle bilimin metodolojisini, felsefi temellerini ve dünya görüşümüzü nasıl şekillendirdiğini açıklayarak, okuyucuya bilimin sunduğu zenginlikleri keşfetme fırsatı sunar.

  • Künye: Kevin McCain – Bilimin Dünyayı Açıklayışını Anlamak (Yaşamın Esasları 3), çeviren: Nurettin Elhüseyni, Koç Üniversitesi Yayınları, bilim, 160 sayfa, 2025

Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi (2025)

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun ‘Irk Psikolojisi’ adlı kitabı, sosyal psikolojinin henüz yeni geliştiği 1940’lı yılların Türkiye’sinde ırk, kimlik ve grup aidiyeti gibi kavramlara bilimsel bir perspektiften yaklaşan öncü bir çalışmadır. Kitap, ırkın biyolojik bir kategori olmaktan ziyade, sosyal ve psikolojik süreçlerle inşa edilmiş bir kavram olduğunu savunuyor. Şerif, bireylerin kendi ırksal veya etnik gruplarına karşı geliştirdiği tutumları, önyargıları ve diğer gruplara yönelik ayrımcı davranışları sosyal öğrenme teorisi ve grup normları üzerinden açıklamaya çalışır. Dönemin ideolojik tartışmalarına rağmen, bilimsel metodolojiye vurgu yaparak objektif bir analiz sunmayı hedefler.

Kitap, ırkın kalıtsal özelliklerle açıklanamayacağını, aksine sosyal çevrenin ve kültürel etkileşimlerin bireylerin ve grupların ırk algılarını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Şerif, ırkçılığın temellerinde psikolojik mekanizmaların yattığını, örneğin dış grup düşmanlığının ve iç grup dayanışmasının, bireylerin kendi gruplarına duydukları bağlılık ve diğer gruplara karşı önyargıları nasıl beslediğini inceler. Bu bağlamda, stereotiplerin oluşumu, grup içi ve gruplar arası çatışmaların dinamikleri ve bu çatışmaların psikolojik sonuçları üzerinde durulur.

Şerif, ırkçılığın ve önyargıların azaltılması için eğitim ve toplumsal farkındalığın önemini vurgular. Bireylerin farklı ırksal veya etnik gruplardan insanlarla doğrudan ve eşit koşullarda etkileşim kurmasının, önyargıları kırabileceğini ve hoşgörüyü artırabileceğini öne sürer. Kitap, sosyal psikolojinin temel ilkelerini kullanarak, ırk sorununa bilimsel bir çözüm bulma arayışındadır ve bu alandaki ilk kapsamlı Türkçe eserlerden biri olmasıyla dikkat çeker.

Eser, özellikle II. Dünya Savaşı döneminde dünya genelinde yükselen ırkçı ideolojilere karşı bilimsel bir duruş sergiler. Muzaffer Şerif, ırkın insan davranışlarını belirleyen doğuştan gelen bir faktör olmadığını, bunun yerine sosyal ve kültürel faktörlerin etkili olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu, o dönem için oldukça cesur ve ilerici bir bakış açısıdır.

‘Irk Psikolojisi’, sadece Türkiye’deki sosyal psikoloji literatürüne değil, aynı zamanda toplumsal tartışmalara da önemli bir katkı sunmuştur. Muzaffer Şerif’in bu erken dönem çalışması, onun ileride uluslararası alanda sosyal psikolojinin kurucu figürlerinden biri olacağının da bir göstergesidir. Kitap, ırk ve etnisite üzerine güncel tartışmalar için hala değerli bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi, Telemak Kitap, psikoloji, 236 sayfa, 2025

Marcus Graf – Klasik Sanat Kafası (2025)

Klasik sanat, kendinden önceki ve sonraki dönemlerin sanatını şekillendiren, onu doğru değerlendirmeyi mümkün kılan bir mirasa işaret eder. Sanatı yorumlayabilmek yolunda “klasik” sanata yakından bakmak büyük önem taşır. Akademisyen, küratör ve sanat yazarı Marcus Graf’ın, on üçüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla dek birbirinden önemli yirmi sanatçıyı ele aldığı metinlerinden oluşan Klasik Sanat Kafası, okuyucuyu Rönesans’tan Neoklasizme uzanan uzun soluklu bir yolculuğa çıkarıyor. Yirmi sanatçının ve eserlerinin, üretildikleri dönemden günümüze dek korudukları önemi, tüm sanatsal ve sosyokültürel gerçekliğiyle ortaya koyuyor.

‘Klasik Sanat Kafası’nın, Rönesans’ın öncüsü Giotto ile başlayan yolculuğu, İtalyan Rönesans’ının büyük ustaları Botticelli, Da Vinci, Michelangelo ve Raffaello’nun yanı sıra Kuzey Rönesansı’nın önemli ustaları Van Eyck, Bosch, Dürer ve Brueghel ile devam ediyor. El Greco ve Tintoretto ile Rönesans’a bir karşı çıkış olan Maniyerizme uzandıktan sonra toplumsal, kültürel ve sanatsal dönüşümlerin damga vurduğu Barok dönem sanatını ve yeni yaklaşımları Caravaggio, Rubens, Rembrandt, Vermeer ve Velázquez ile irdeliyor. Sanatın daha idealize, daha süslü olduğu ve daha elit bir kesime hitap ettiği Rokoko sanatçılarının illüzyon ve fantezi dolu dünyasını deşifre ettikten sonra, klasik sanat anlayışına bir kez daha geri dönüşün yaşandığı Neoklasizm ile yolculuğunu on sekizinci yüzyıl sonlarında tamamlıyor.

‘Klasik Sanat Kafası’ okuyucuya, 1300’lü yıllardan 1800’lü yıllara dek uzanan bir sanat mirasının kaydını sunuyor.

  • Künye: Marcus Graf – Klasik Sanat Kafası: Rönesans’tan Neoklasizme, Hayalperest Kitap, sanat tarihi, 140 sayfa, 2025

Talin Suciyan – “Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman” (2025)

Talin Suciyan’ın bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat dönemini (1839-1876), reformların vaatlerinin aksine, taşra Ermenileri için nasıl güvensizlik ve eşitsizlik getirdiğini ele alıyor. ‘“Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman”: Vilayetlerin Tanzimat’ı’ (‘Outcasting Armenians: Tanzimat of the Provinces’), bu dönemin genel olarak olumlu algısına karşı çıkarak, merkeziyetçi politikaların ve Müslüman komşuların uyguladığı çeşitli şiddet ve baskı biçimlerinin Ermeniler üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne seriyor. Yazar, Osmanlı devlet arşivleri, Ermeni anıları, gazeteler ve Paris’teki Nubar Kütüphanesi’nde bulunan İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin şimdiye kadar büyük ölçüde keşfedilmemiş belgeleri gibi zengin birincil kaynaklara dayanıyor.

Suciyan, Tanzimat’ın, Osmanlı merkezi devletini güçlendirme amacıyla Ermeni Yönetimi’nin Ermeni Anayasası/Nizamnamesi’nin kabulü yoluyla merkezileştirilmesini hedeflediğini savunuyor. Kitap, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’daki Ermenilere ve mülklerine karşı devlet veya Müslüman komşular tarafından işlenen çeşitli şiddet ve baskı biçimlerinin ayrıntılı bir listesini ve açıklamasını sunuyor. Bu, genellikle Tanzimat dönemi için anlatılan eşitlik, reform ve ilerleme hikayesine eleştirel bir bakış açısı getiriyor.

Araştırma, Taşra Ermenilerinin seslerini günümüze taşıyarak, Osmanlı başkenti ile taşra arasındaki zamansal ve bölgesel farklılıkları keşfediyor. Yazar, Ermeni topluluklarının Osmanlı yaşamının tüm yönlerinde ayrılmaz bir rol oynadığını ve onların yaşam hikayelerinin Tanzimat döneminin doğru bir temsili için hayati önem taşıdığını iddia ediyor. Kitap, savunmasız, dezavantajlı ve ezilenlerin yaşamlarına ışık tutarak, daha kapsayıcı bir Osmanlı tarihine doğru önemli bir adım atıyor.

Suciyan’ın çalışması, Tanzimat döneminin Ermeniler üzerindeki deneyimlerinin homojenliğinde ısrar ederken, o dönemin teorideki “Batılılaşma/modernleşme” vaatlerinin aslında Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu vilayetlerinde devletin daha fazla kontrolünü sağlamayı amaçlayan bir politika olduğunu ortaya koyuyor. Bu da Ermenilerin ek baskılarla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Suciyan, Tanzimat döneminin Hamidiye Alayları’na ve nihayetinde Ermeni Soykırımı’na yol açan baskının bir öncüsü olduğunu belirtiyor.

Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı historiografyasına ve Ermeni Araştırmalarına değerli bir katkı sağlayan, büyüleyici ve önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Osmanlı taşrasına, “reform” dönemine ve imparatorluğun çok etnikli nüfusuna dair yeni bir analiz sunarak, Tanzimat’ın karmaşık ve çoğu zaman acı veren mirasını yeniden değerlendiriyor.

  • Künye: Talin Suciyan – “Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman”: Vilayetlerin Tanzimat’ı, çeviren: Ayşe Günaysu, Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Thorkild Jacobsen – Mezopotamya Dininin Tarihi (2025)

Thorkild Jacobsen’in bu kitabı, antik Mezopotamya’nın karmaşık dini inançlarını derinlemesine inceliyor. ‘Mezopotamya Dininin Tarihi: Karanlığın Hazineleri’ (‘The Treasures of Darkness: A History of Mesopotamian Religion’), Sümer, Akad, Babil ve Asur gibi halkların dinlerini, onların dünya görüşleri ve siyasi yapılarıyla iç içe geçmiş bir şekilde analiz ediyor. Kitap, Mezopotamya dininin evrimini, doğa odaklı inançlardan karmaşık panteonların oluşumuna kadar kronolojik olarak takip ediyor.

Yazar, Mezopotamya insanının tanrıları doğanın büyük güçlerinin kişileşmiş hali olarak nasıl algıladığını ve onlarla olan ilişkilerini ayrıntılarıyla açıklıyor. Sümerlerin tanrıları “yüce güçler” veya “me” olarak adlandırdığı ve kozmik düzeni sürdürme yeteneğine sahip olduğuna inandığı vurgulanıyor. Kitap, tanrıların krallıkla ilişkisini, kralın aracı rolünü ve tapınakların toplumsal hayattaki merkezi önemini işliyor. Tanrıların adil yargılamaları, kozmik düzenin korunması ve insanlığın refahı üzerindeki etkileri, mitolojik anlatılar ve dini metinler üzerinden açıklanıyor.

Jacobsen, tanrıların iradesinin doğa olayları ve toplumsal düzen üzerindeki etkilerini analiz eder. Örneğin, fırtına tanrısı Enlil veya su tanrısı Enki gibi figürlerin, tarım ve su kaynaklarına bağımlılık bağlamında merkezi bir role sahip olduğunu gösteriyor. Kitap, kehanetler, büyücülük ve kurban ritüelleri gibi dini pratiklere de yer vererek, Mezopotamya insanının tanrılarla iletişim kurma ve geleceği öğrenme çabalarını ortaya koyuyor.

Eser, Mezopotamya dininin sadece ibadetlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda dönemin bilim, felsefe ve sanat anlayışlarını da derinden etkilediğini vurgular. Gılgamış Destanı gibi epik anlatılar, Mezopotamya insanının ölüm, yaşamın anlamı ve ilahi güçlerle mücadelesi hakkındaki düşüncelerini yansıtır. Jacobsen, bu edebi ve dini metinleri ustaca analiz ederek, Mezopotamya medeniyetinin ruhsal derinliğini ve düşünsel zenginliğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Thorkild Jacobsen – Mezopotamya Dininin Tarihi: Karanlığın Hazineleri, çeviren: Sibel Erduman, Meltem Kabalcı Yayınları, tarih, 400 sayfa, 2025

Werner Huss – Kartaca (2025)

Werner Huss’un bu kitabı, antik dünyanın en güçlü ve gizemli uygarlıklarından biri olan Kartaca’nın kapsamlı bir tarihini sunuyor. ‘Kartaca: Bir Akdeniz İmparatorluğu’ (‘Geschichte der Karthager’), Fenike kökenlerinden başlayarak, Kartaca’nın Akdeniz’de nasıl büyük bir ticaret ve deniz gücü imparatorluğu haline geldiğini detaylı bir şekilde inceliyor. Yazar, şehrin kuruluş efsanelerinden başlayarak, siyasi yapısını, ekonomik faaliyetlerini ve kültürel özelliklerini arkeolojik bulgular ve antik metinlerden elde edilen bilgiler ışığında analiz ediyor. Kartaca’nın coğrafi konumunun ve denizcilik becerilerinin, onu Akdeniz ticaretinde kilit bir aktör haline getirdiğini vurguluyor.

Kitap, Kartaca’nın siyasi ve askeri tarihine geniş yer veriyor. Özellikle, Roma ile olan rekabeti ve Pön Savaşları, eserin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Hannibal Barca gibi efsanevi liderlerin stratejileri ve savaşların dönüm noktaları titizlikle ele alınıyor. Huss, bu savaşların sadece iki büyük güç arasındaki mücadele olmadığını, aynı zamanda farklı siyasi, kültürel ve askeri sistemlerin çarpışması olduğunu gösteriyor. Roma’nın yükselişiyle birlikte Kartaca’nın karşılaştığı zorluklar, askeri dehası ve nihayetindeki yıkımı, objektif bir tarihçi bakış açısıyla sunuluyor.

Huss, Kartaca toplumunun katmanlarını, dinini, sanatsal üretimini ve günlük yaşamını da okuyucuya aktarıyor. Kartaca’nın tanrılarına olan inançları, tapınma ritüelleri ve özellikle çocuk kurban etme iddiaları gibi tartışmalı konular da bilimsel bir dille ele alınıyor. Yazar, bu konulardaki mitleri ve gerçekleri ayırt etmeye çalışarak, Kartaca’nın Batı dünyasındaki algısının nasıl şekillendiğine dair derinlemesine bir analiz sunuyor. Ayrıca, Kartaca’nın sömürgecilik faaliyetleri ve geniş Akdeniz ağı boyunca kurduğu ticaret kolonileri de detaylıca işleniyor.

Kitap, Kartaca’nın tarım ve sanayideki gelişimini, madencilik faaliyetlerini ve kölelik sistemini de inceliyor. Kentin güçlü donanması ve lejyonlarının, imparatorluğunun genişlemesinde ve korunmasındaki rolü vurgulanıyor. Huss, Kartaca’nın hem askeri hem de ticari alandaki inovasyonlarını ve bu özelliklerin Akdeniz tarihinde bıraktığı izleri ortaya koyuyor.

Huss’un bu eseri, Kartaca’yı sadece Roma’nın ezeli düşmanı olarak değil, kendi içinde zengin ve karmaşık bir uygarlık olarak görmemizi sağlıyor. Kapsamlı araştırmaları ve derinlemesine analizleriyle bu çalışma, antik tarih meraklıları ve Fenike-Kartaca uygarlığı üzerine çalışan araştırmacılar için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde. Kartaca’nın yükselişini ve düşüşünü, döneminin sosyo-ekonomik ve politik koşulları bağlamında anlamak için temel bir referans.

  • Künye: Werner Huss – Kartaca: Bir Akdeniz İmparatorluğu, çeviren: Hülya Yavuz Akçay, Runik Kitap, tarih, 110 sayfa, 2025