Cormac McCarthy – Yol (2019)

Cormac McCarthy’nin, başarılı bir film uyarlaması da bulunan ‘Yol’u, edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en muhteşem distopyalarından.

Bizde uzun zamandır baskısı tükenmiş olan roman, şimdi yeniden raflardaki yerini aldı.

Yaşanan büyük bir felaketin ardından Amerika, yanıp kül olmuştur.

Bir baba ve oğul, ölümün soluğunu her daim enselerinde hissettikleri bu dünyada hayatta kalabilmek için tehlikeli bir yolculuğa çıkacaktır.

Amaçları bir ihtimal sahile ulaşmaktır ve ellerinde de bir tabanca, birkaç kurşun ve yağmaladıkları yemekler dışında hiçbir şey yoktur.

Roman, baba ve oğulun verdikleri hayat mücadelesini çarpıcı ve ritmi hiç düşmeyen bir gerilimle veriyor.

Modern Amerikan edebiyatında kendine has yeri bulunan McCarthy, Herman Melville ve William Faulkner gibi ustalarla kıyaslanıyor ve 2007’de Pulitzer Kurgu Ödülü’nü kazanmış ‘Yol’ da, kıyamet sonrası edebiyatın mücevherlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

  • Künye: Cormac McCarthy – Yol, çeviren: Sevin Okyay, İthaki Yayınları, roman, 192 sayfa, 2019

Hélène L’Heuillet – Komşuluk (2019)

❝Komşuluk, yer üzerinden bağ kurmaktır.❞

Komşuluk, başka bir deyişle birlikte var olma kapasitesi sorunu, özünde politik ve etik bir konudur.

Hélène L’Heuillet de bu ilgi çekici çalışmasında, politik ve etik felsefenin toplumsal ve bireysel bir konu olan komşuluğa yaklaşımını enine boyuna tartışıyor.

Bir arada yaşamanın felsefi ve politik olanakları hakkında özgün katkılar sunan kitap, komşuluk olgusu üzerinden kent yaşamındaki bireyin hayatını çok yönlü bir bakışla masaya yatırıyor.

Konuyu kimlikler, sınırlar, samimiyet, merak, üst komşu ile alt komşu arasındaki tahakküm ilişkileri ve sokakta yaşayan “dış” komşular gibi ilgi çekici bağlamlarda irdeleyen L’Heuillet, bizi bir kez daha kişiliğimiz ve toplumsal rollerimiz üzerine düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Hélène L’Heuillet – Komşuluk: İnsanların Birlikte Varoluşu Üzerine Düşünceler, çeviren: Adem Beyaz, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2019

Carl Gustav Jung – Nietzsche’nin Zerdüşt’ü Üzerine Seminerler (2019)

Nietzsche’nin düşüncelerinin şimdi ne denli değerli ve vazgeçilmez olduğunu açık bir şekilde biliyoruz.

Oysa geçen yüzyılın başında dahi, Nietzsche ismi yakın çevresi dışında pek bilinmiyordu.

Örneğin 1925 yılında Amerika’daki popüler bir felsefe ders kitabında, 19. yüzyıl düşüncesinde Nietzsche’nin adı bile geçmiyordu.

Fakat bir süre sonra bu önemli isim nihayet keşfedildi, bu ilgi günümüzde de artarak devam ediyor diyebiliriz.

İşte Jung’un bu kitabı da, tam da Nietzsche’ye ilgi duyulmaya başlanan bir dönemde yazıldı.

Jung’un 1934-1939 arasında verdiği seminerlere dayanan kitap, filozofun en ünlü eserlerinden olan ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ üzerine çok boyutlu bir bakışla odaklanıyor.

Kapsamıyla dikkat çeken kitap, düşünürün bu eserini irdelemekle kalmıyor, aynı zamanda Nietzsche’nin düşüncesini baştan sona kat ediyor ve en önemlisi de Nietzsche felsefesinin Batı düşüncesindeki özgünlüğü ve anlamı üzerine derin bir sorgulamaya girişiyor.

  • Künye: Carl Gustav Jung – Nietzsche’nin Zerdüşt’ü Üzerine Seminerler, 1934-1939, çeviren: Turgut Berkes, Alfa Yayınları, felsefe, 1326 sayfa, 2019

Franco Lo Piparo – Gramsci’nin İki Hapishanesi (2019)

1926’da faşist rejim tarafından hapse atılan Antonio Gramsci, hayatının geri kalanını hapishane ve hastanelerde geçirdi.

Gramsci, on yıl süren mahpusluk sürecinde otuzdan fazla deftere siyasi ve felsefi değerlendirmelerini, ayrıca çeviri denemelerini yazdı.

‘Hapishane Defterleri’ adıyla bildiğimiz bu ünlü defterler, halen en önemli siyaset felsefesi eserleri arasında yer alıyor.

Oysa ‘Defterler’in sayısı üzerine yapılan tanıklıklar uyuşmuyor ve Gramsci’nin eniştesinin ölümünden hemen sonra, baldızı Tania tarafından yapılan numaralandırmada açıklama gerektiren boşluklar var.

İşte Franco Lo Piparo bu önemli çalışmasında, Gramsci’nin defter ve mektuplarını adeta cümle cümle okuyarak bu gizemi aydınlatmaya koyuluyor ve böylece bu yönde yürütülen tartışmalara önemli bir katkı sunuyor.

Gramsci’nin defter ve mektuplarında hem faşist yönetimin hem de Komintern’in Stalinci pratiklerinin baskısını aşmak için kendine has mecazi ifadeler kullandığını belirten Lo Piparo, 20. yüzyılın bu dikkat çekici düşünürünün dünyasına farklı bir pencereden bakıyor.

  • Künye: Franco Lo Piparo – Gramsci’nin İki Hapishanesi: Faşist Hapishane ve Komünist Labirent, çeviren: Gökçe Tuğba, İletişim Yayınları, siyaset, 136 sayfa, 2019

Émile Durkheim – Ensest Yasağı ve Kökenleri (2019)

Tarihte ensest ne zaman ve tam olarak yasaklandı?

Ensest yasağının kökenleri, insanlığın kökenleriyle eşittir desek abartı sayılmaz.

Bu yasak ilkel hukuk düzenlerinde bulunduğu gibi, bugünün gelişmiş modern toplumlarını da etkiliyor.

Émile Durkheim bu kısa ama çarpıcı metninde, ensest yasağına ve bu yasağın kökenlerine doğru okurunu aydınlatıcı bir yolculuğa çıkarıyor.

Çalışma, ensestin din, etik, psikoloji ve antropolojide kendine nasıl yer bulduğunu daha iyi kavramak konusunda önemli ayrıntılar sunuyor.

  • Künye: Émile Durkheim – Ensest Yasağı ve Kökenleri, çeviren: Zeynep Bengü, Pinhan Yayıncılık, sosyoloji, 88 sayfa, 2019

Rita Ender – Madam Amati (2019)

İzmirlilerin Madam Amati dediği ve şehrin belleğinde önemli yeri olan Marta Amati’nin sıra dışı hayat hikâyesi bu kitabın konusu.

Keman sanatçısı Amati, 1902’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarında doğdu.

Avrupa’nın kasıp kavrulduğu bu olağanüstü zamanlarda, Amati de oradan oraya savrulacak ve nihayet İzmir’de kendine bir hayat kurabilecekti.

Madam Amati kemanıyla ve sanatıyla İzmirlilerin sosyal ve kültür hayatında iz bırakacaktı, fakat onun nereden geldiği ve neler yaşadığı konusunda pek bir kimsenin bilgisi olmayacaktı.

İşte Rita Ender de, İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda tek bir fotoğrafını gördükten sonra bu gizemli kadının izini sürmüş ve ortaya elimizdeki bu güzel kitabı çıkarmış.

Ender, hem arşivlerden hem de tanıklıklardan yola çıkarak Madam Amati’nin kim olduğunu, nereden geldiğini, İzmir’e gelmeden önce ve İzmir’de neler yaşadığını ortaya koyuyor.

Bu çarpıcı hikâye bize, hem Amati’nin kişisel serüveninin hem de bir dönemin İzmir’inin ilginç bir portresini sunuyor.

  • Künye: Rita Ender – Madam Amati: Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu, Aras Yayıncılık, biyografi, 80 sayfa, 2019

Kolektif – Cinsiyet, Cinsel Kimlik ve Cinsellik (2019)

Doğuştan edindiğimiz veya edindiğimizi sandığımız cinsel algı ve kimlikler psikanalizde nasıl karşılık bulur?

Psike İstanbul tarafından hazırlanan bir sempozyuma sunulan bildirilerden oluşan bu kitap, her şeyden önce psikanalizin cinsiyet, cinsellik ve cinsel kimlik konusunda ne denli zengin perspektifler sunduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor.

Psikanalizde cinsellik konusunda yürütülen en güncel tartışmalara yer vermesiyle önem arz eden ve şimdi yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitapta,

  • Kadın cinselliği,
  • Geleneksel toplumlarda kadın cinselliğine dair başlıca güçlükler ve nedenleri,
  • Üremeye yardımcı tedaviler bağlamında cinsellik,
  • Psikoseksüel kimlik ve libidinal nesnenin seçimi,
  • Cinsel kimlik, ayrılma kaygısı ve yaratıcılık,
  • Erkeklik ve yaşlanma tefekkürleri,
  • Sonradanlık kavramı bağlamında Freud’un cinselliğe getirdiği bakış açısının niteliği,
  • Kadın cinselliğinde üstbenlik,
  • Kadın cinselliğinde önemli üretkenliklerden hamilelik ve annelik süreçleri,
  • Ve cinsel sapkınlıklar gibi pek çok önemli konu irdeleniyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Mine Özgüroğlu, Nilgün Taşkıntuna, Berrak Ciğeroğlu, Gülgün Alptekin, Işın Sayın Tamerk, Pınar Limnili Özeren, M. Işıl Ertüzün, Yeşim Can, Yavuz Erten, Ayla Yazıcı, Itamar Levy, Nayla de Coster, Jacqueline Schaeffer, Sibel Mercan, Sezai Halifeoğlu, Lynne Segal ve Bella Habip.

  • Künye: Kolektif – Cinsiyet, Cinsel Kimlik ve Cinsellik, derleyen: Deniz Arduman Kırcalı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, psikanaliz, 170 sayfa, 2019

İrem Pamuk – Almanya’da Kimlik, Aidiyet ve Türkiye Kökenli Öğrenciler (2019)

Türkiye’den Almanya’ya 1960’larda başlayan işçi göçünün üzerinden uzun yıllar geçti.

Şimdi orada, dördüncü nesle ulaştılar, fakat yaşadıkları sorunlar azalmak yerine daha da büyüdü.

Türklerin Almanya’da kalıcılaşmasıyla birlikte, kimlik, aidiyet ve entegrasyon sorunlarının yanı sıra, çocukların eğitim sorunları önemli bir mesele haline geldi.

Kimilerine göre bunlar kayıp kuşaktı, kimilerine göre gurbetçi, kimilerine göre de tutunamayanlardı.

Peki, gerçekten durum böyle mi?

Almanya’da yaşayan Türkler, diasporik kimlikleri sayesinde çok zengin bir kültüre mi sahipler?

Akşam evde Türkiye’yi, sabah okulda Almanya’yı yaşayan öğrencilerin okulda gördükleri tarih, coğrafya ve vatandaşlık eğitimi dersleri onların yaşamları için nasıl çözümler üretiyor ya da gerilim alanları yaratıyor?

İşte İrem Pamuk’un bu kitabı, tam da bu sorulara yanıt aramasıyla bu alandaki çalışmalara zengin bir katkı sunuyor.

Pamuk, zengin bir kültürel alaşıma ve dinamik, kendilerine özgü bir kimliğe sahip Türkiye kökenli öğrencilerin kimlik inşalarına ve aidiyet gelişimlerine, vatandaşlık eğitimi temelli derslerin katkılarının neler olduğunu derinlemesine irdeliyor.

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde, farklı okullarda okuyan Türkiye kökenli 38 öğrenciyle yapılan derinlemesine görüşmelerden yola çıkan kitap, bugün göçmen kökenli bireylerin yaşadığı kimlik problemlerine farklı bakış açıları getirmesiyle önemli.

Pamuk, Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde, toplum bilimleri öğrenme alanı kapsamında okutulan tarih, coğrafya ve politik derslerinin katkılarının, Türkiye kökenli öğrencilerin kimlikleri ve Alman toplumuna aidiyetleri üzerine farklı bağlamlarda, farklı gerçekliklerde ortaya çıktığını ortaya koyuyor.

  • Künye: İrem Pamuk – Almanya’da Kimlik, Aidiyet ve Türkiye Kökenli Öğrenciler, Yeni İnsan Yayınevi, eğitim, 344 sayfa, 2019

Pierre-Joseph Proudhon – Pornokrasi ya da Modern Zamanlarda Kadınlar (2019)

Proudhon’un tamamlayamadığı eserlerinden olan ‘Pornokrasi’, düşünürün, insan türünün yarısını oluşturan kadınların modern toplumlardaki yerini ve kadının hak mücadelesini tartışıyor.

Proudhon, ‘Adalet’ adlı ünlü eserinde, kadın-erkek çiftinin toplumsal bir birim olduğu sonucuna varmıştı ancak bu çifti meydana getiren iki tarafa da bir eşdeğerlik atfetmiyordu.

“Erkek”, diyordu Proudhon, “kadınla kıyaslandığında, aradaki oran 3’e 2’dir.”

Dolayısıyla, kadının erkekten aşağı bir seviyede olması geri döndürülemez bir durumdu.

Doğal olarak Proudhon’un bu formülü büyük bir hoşnutsuzluk yarattı.

Özellikle kadın yazarlar tarafından hazırlanan gazete makaleleri, broşürler, kitaplar, geniş bir ölçekte üretilmekte gecikmedi.

Tabii bu metinlere karşı Proudhon da taarruz niteliğinde bir yanıt vermeyi istiyordu ve böylece bir kitap projesi üzerine notlar almaya başladı başladı.

Bu eser, ‘Pornokrasi’ adını taşıyordu, fakat Proudhon’un ölümü nedeniyle kitap hiç yayımlanmadı.

Bu çalışma, düşünürün notlarından yola çıkılarak ortaya konmuş.

Polemikçi üslubuyla öne çıkan kitap, hem Proudhon’un kadınlar hakkındaki fikirlerine hem de genel olarak o dönemdeki kadın ve kadın-erkek eşitliği konusunda yürütülen tartışmalara daha yakından bakmak için iyi bir fırsat.

  • Künye: Pierre-Joseph Proudhon – Pornokrasi ya da Modern Zamanlarda Kadınlar, çeviren: Banu Barış, Heretik Yayıncılık, kadın, 170 sayfa, 2019

Özer Akdemir – Doğa ve Direniş Öyküleri (2019)

Yaşam alanlarımıza sahip çıkmak, doğanın talanına karşı durmak için mücadele ediyoruz.

Karadeniz’de HES’lere karşı mücadeleden kentlerde betonlaşmaya karşı yürütülen mücadeleye toplumda bu alanda önemli bir bilinç ve duyarlılığın bulunduğunu görüyoruz.

Özer Akdemir de, ülkemizdeki bu mücadeleleri kendine has tarzıyla öyküleyerek ekoloji mücadelemizin edebi hikâyesini sunuyor.

Güncel ekoloji mücadelelerinden fotoğraflarla da kitabını öykülerini zenginleştiren Akdemir, kimi zaman bir dağın, kimi zaman bir insanın, bir köyün, bir zeytinin ve kimi zaman da bir turnanın gözünden hikâyesini kuruyor.

Kitap, Anadolu’nun yitip giden, yok edilen varlıklarının, aynı zamanda bu yok oluşa ve talana karşı direnen insanın görkemli mücadelesi olarak okunmalı.

  • Künye: Özer Akdemir – Doğa ve Direniş Öyküleri, Yeni İnsan Yayınevi, ekoloji, 192 sayfa, 2019