Linda Nochlin – Kadınlar, Sanat ve İktidar (2020)

Kadınlar, sanat ve iktidar arasındaki bağları 18. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bir grup görsel imge üzerinden inceleyen öncü bir çalışma.

Feminist sanat tarihi üzerine önemli çalışmaları bulunan Linda Nochlin’in yaklaşık yirmi yılı bulan çalışmalarının ürünü olan kitap, ideolojik bakımdan iktidarın ve toplumsal cinsiyet farklılığının ele avuca gelmez şekillerde nasıl işlediğini gözler önüne seriyor.

David’in temsil ettiği Horatius hikâyesi, Delacroix’nın betimlediği Sardanapulus’un ölümü ve İngiliz ressam Augustus Egg’in ‘Geçmiş ile Bugün’ olarak bilinen üçlemesinin öne çıkardığı üzücü, ibretlik ev içi yaşamdan düşüş ve cezalandırma hikâyesi, burada ele alınan görsel imgelerden bazıları.

Nochlin’in 1970 yılında yazmaya başladığı ve sanat tarihinin en güçlü ve akılda kalıcı metinlerinden “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?” makalesinin de aralarında bulunduğu yedi yazı barındıran kitap, bizi kadınların sanatla ilişkilenmeleri üzerine cesaretle düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Linda Nochlin – Kadınlar, Sanat ve İktidar, çeviren: Süreyyya Evren, Yapı Kredi Yayınları, sanat, 184 sayfa, 2020

Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği (2020)

Bazı insanların, hatta bazı filozofların diğerlerinden daha bilge olması gibi, bazı yaratıklar da diğerlerinden daha bilgedir.

İşte Charles Augustus Strong da bu heyecan verici kitabında, bize bilge yaratıkların hikâyelerini fabl şeklinde anlatıyor.

Bize karmaşık gelen felsefi kavramları ve problemleri hikâyeleştirerek anlatan ‘Yaratıkların Bilgeliği’, bu yönüyle fabl tarzında yazılmış bir felsefe kitabı niyetine okunabilir.

Kitapta, “Tepe ile Arı”, “Kuş ile Balık”, “Aşil ile Kaplumbağa”, “Kartal ile Mermi”, “Hakikati Arayanlar”, “Balarısı ile Yabanarısı”, “Maymun ile Köpek”, “Kuzu ile Annesi”, “Köstebek ile Tarlakuşu” ve “Stoacı ile Hıristiyan Şehit” başlığını taşıyan ve her biri birer bilgelik öyküsü olan pek çok fabl yer alıyor.

Kitap böylece, evrenin yaratıkları aracılığıyla felsefi problemleri kavramamıza olanak sağlıyor.

Kitaptan, tadımlık niyetine bir bölüm:

AŞİL İLE KAPLUMBAĞA

“Sevgili büyük Zenon!” dedi kaplumbağa. “Bir dahi, antik diyalektikçilerin en akıllısı ve vefalı bir dost olduğu kadar aşağı hayvanlara karşı da merhametli biriydi. Paradoksları ne keyifliydi ama: bir noktadan hareket edemeyen (veya daha doğrusu, hareket etmeden sonsuz noktalarda bulunan) ok, koştukları hızdan iki kat daha hızlı koşan stadyumdaki koşucular ve başarması hiç mümkün olmayan Aşil.  Zenon kendi kendisini aldatmış olabilir de olmayabilir de. Fakat Aşil’in kaplumbağayı yakalamasına izin vermemesine büyük saygı duyuyorum.”

“Aşağı hayvanlar arasında neredeyse en aşağısı olan bir hayvanın duygularına değer vermeyebilirsiniz. Sert bir kutu gövdemi korur ve tehlike anında kaçacak güvenli bir yer sağlar ama ruhumu koruyan böyle bir örtüm yoktur. Oysa ne hassas olduğumu fark etmişsinizdir. Bir solucana ayağınızı çarparsanız dönebilir, ben bunu bile yapamam. Aptallıkla karıştırılmaması gereken doğal yavaşlığım beni, sığ kişilerin alaylarına maruz bırakır. Eğer Zenon, Aşil’in bana yetişmesini yasaklamadan beni bu güçlü adamla eşleştirmiş olsaydı, korkunç bir şaka olurdu bu.”

“Bu yasak iki bin yıl boyunca geçerliliğini korudu. Hiç olmazsa, alimler dünyası Zenon’un açmazlarına henüz tatmin edici bir çözüm getirememişti. Filozoflar bu açmazları aşamadılarsa, elbette Aşil de aşamayacaktı. Geçici bir süreliğine güvendeydim. Fakat geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, önceden Zenon’un adını dahi duymamış (ve onun gibi kaplumbağalara merhamet duymayan) Alman bir matematikçi bu bilmeceyi çözdü ve zorlu rakibimle aramdaki son engeli yerle bir etti.”

“Hal böyle olunca, modern bir Zenon’un ortaya çıkmasını ne çok istedim tahmin edebilirsiniz. Ünlü bir Fransız filozofun çalışmalarını karıştırdım ama bana, aslında ortada gerçek bir açmaz olmadığını ve Aşil’in bana ulaşmak için dümdüz yürümesinin yeteceğini söyledi. (O halde neden böyle yapmamıştı ki?) Bu filozofun İngiliz muhalifi (şu tanıdığınız zeki matematiksel mantıkçı) açmazların gerçek olduğunu ama Alman’ın bunları çözdüğünü söyledi. Bu doğru olabilir ama beni üzen şu ki, bu muhalifin itibarımı iade etmek (hatta bu durumu Aşil’in aleyhine, benimse lehime çevirmek) için muazzam bir fırsatı vardı ama bu fırsatı kaçırdı. Epey ilginç olduğundan bu hikâyeyi size de anlatmam lazım.”

“Tristram Shandy, yaşamının ilk iki gününü yazmasının bir yıl aldığını söyler. Fakat bunu yapmaya devam etseydi (ve sonsuza dek zamanı olsaydı) yaşamının hiçbir bölümü yazılmamış olmayacaktı. (Bunu okuyunca, sonsuza dek zamanları olduğunu düşünürsek, kötülerin cehennemde tüm günahlarının cezasını nasıl olup da çektikleri anlaşılıyor diye düşündüm.) Kendisi, bunu Tristram Shandy paradoksu olarak adlandırabileceğimizi söyler.”

“Peki ama neden Aşil’i Tristram Shandy’nin hayatının yerine ve beni de Tristram Shandy’nin yerine koyup bunu da Ters Yüz Olmuş Aşil olarak adlandırmadı? Bir keresinde bir tavşanla yarışıp onu geride bıraktığımı duymamış olabilirsiniz. Matematik benden yana oldukça ve ilerlemeye devam ettiğim sürece, Aşil’le aramda onun kat etmediği bir yerin hep kalacağının verdiği güvence sayesinde, Aşil’le boy ölçüşmeye tereddüt etmezdim öyleyse.”

“Aramızda kalsın ama, Tristram Shandy’nin hayatının 363/365’inin sonsuza dek yazılmamış olarak kalacağını düşünmeliydim. Fakat bir kaplumbağadan da şanına halel getirmesi beklenmez herhalde.”

Kaplumbağa bu sözleri söylerken, hızla ona doğru gelen Aşil göründü uzaklardan. Miğferindeki tüyler sallanıp duruyor ve göğe doğru yükselen muhteşem endamı göz alıyordu. Fakat yakınlaştıkça bir gülümseme beliren çehresinde, uzun bir yolculuğun getirdiği yorgunluk okunur oldu. İlk başta kabuğuna çekilen kaplumbağa, bu gülümsemeyi fark edince kafasını kabuğundan çıkardı ve saygıyla “Sizden neredeyse umudumu kesmiştim ey yüce,” dedi. Aşil, “Selam olsun sana ey aşağı,” diye dostane bir yanıt verdi. “Gerçekten dikkat çekici bu performansını tebrik ederim; kuşkusuz tavşana karşı kazandığın zafer artık ikinci sıraya geçmeli.” Kaplumbağa, “Yüce Aşil, tıpkı Fransız gibi konuşuyorsunuz,” dedi ve ekledi, “Peki, bunca uzun bir bekleyiş ve umutsuzluğun ardından nasıl olup da buraya gelebildiniz?”

“Bu, tümüyle matematiksel bir problem,” diye yanıtladı Aşil. “Benden iki bin yıl önce başladın. Veya bu sürenin kilometre karşılığını düşünebiliriz. Bu mesafeyi hızlarımız arasındaki farka bölersen, tam sonucu bulacağından emin olabilirsin.” Kaplumbağa, “Matematikte pek iyi değilim, zaten bunun beni neredeyse mahvettiğini siz de görüyorsunuz. Korkarım bu kusurum daha derin sorgulamalar yapmama imkân vermiyor,” dedi. Aşil büyük bir nezaketle yanıtladı: “Böyle başarılı bir koşucunun mazur görülecek hiçbir yanı yok. Pratikte sağlam olmak, matematikte sağlam olmaktan daha iyidir. En azından, ben Truva’da bu ruhu taşıyarak mücadele ettim.”

  • Künye: Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği, çeviren: Nergis Tanç, Otonom Yayıncılık, felsefe, 64 sayfa, 2020

James C. Scott – Devlet Gibi Görmek (2020)

Uzun bir tarihi olan devletçi planlama, neden başarısız oldu?

Anarşist düşünür James Scott, dünyanın farklı bölgelerindeki devlet merkezli kent ve köy planlaması deneyimlerini irdeleyerek, devletçi planlama ve benzeri toplum mühendisliklerinin neden felaketle sonuçlandığını tartışıyor.

Bir anlamda modern devletin gelişiminin eleştirel bir analizi olarak okunabilecek kitabında Scott, Fransa’dan Brezilya’ya, Sovyetler Birliği’nden Tanzanya’ya uzanarak hakikati kendi vizyonlarına uydurmaya çalışan tek adamları ve masa başında plan yapıp plana uymayan her şeyi yok sayan memurların sebep olduğu olumsuzlukları aydınlatıyor.

Gerçekliği şekillendirecek bir nesne olarak gören despotluğun otoriter modernizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünen Scott, devletten gelen “planlama”nın neden gerçek toplumsal dokuyla uyuşmaz olduğunu gözler önüne seriyor.

Devlet projelerinin doğası ve uzamı, yüksek modernist şehir vizyonlarının yarattığı hayal kırıklıkları, kırsal yerleşim ve üretimin toplum mühendisliğine tabi tutulması, Sovyet kolektivizasyonunda kapitalist hayaller, Tanzanya’da zorunlu köylüleştirme girişimleri ve doğayı ehlileştirme çalışmaları, kitapta karşımıza çıkan ilgi çekici konular.

  • Künye: James C. Scott – Devlet Gibi Görmek: Bazı Toplumsal Kalkınma Planlarının Başarısızlık Hikâyeleri, çeviren: Ozan Karakaş, Koç Üniversitesi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2020

Frédéric Gros – İtaat Etmemek (2020)

Primo Levi, bir zamanlar şöyle demişti:

“Canavar diye bir şey var. Ama sayıları gerçekten tehlike arz etmek için oldukça az. Esas tehlikeli olanlar sıradan insanlar. Hiç tartışmadan itaat etmeye ve inanmaya hazır, memur zihniyetli insanlar.”

Howard Zinn ise şöyle demişti:

“Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz yöneticilerin dayattığı diktalara itaat ederek savaşı destekleyen insanlar. Milyonlarca insan bu itaat yüzünden öldürüldü. Bizim sorunumuz fakirlik, açlık, aptallık, savaş ve acımasızlık dünyayı altüst ederken itaat eden insanlar.”

Frédéric Gros da bu muhteşem çalışmasında, itaat ve itaatsizlik konusunu çok yönlü bir bakışla irdeliyor.

Çoktan itaatsizliğimizi uyandırması gerekmesine rağmen ve üstelik gözümüzün önündeki tablo gittikçe vahimleşmesine rağmen boyun eğmeme dürtümüzü bir türlü uyandıramayan etkenleri irdeleyen Gros, “itaat etmeme” sorusunu “itaat etme sorunsalı”ndan yola çıkarak soruyor ve insanı esas şoke eden tepkisizliğin, edilgenliğin ve dinginliğin ardındaki dinamikleri tartışıyor.

Yazar bunu yaparken de, ekonomik boyun eğişten toplum sözleşmesine, siyasi kabullenmeden vicdani redde, Diogenes’ten Thoreau’ya, Antigone’den La Boétie’ye, Foucault’dan Arendt’e, bireysel ya da toplumsal itaatsizliğin felsefi kökenlerini inceliyor.

  • Künye: Frédéric Gros – İtaat Etmemek, çeviren: Zeynep Büşra Bölükbaşı, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 168 sayfa, 2020

Roger Cotterrell – Hukuk Sosyolojisi (2020)

Hukuk sosyolojisi alanına geniş bir giriş yapmak isteyenler, bu kitabı kaçırmasın.

Roger Cotterrell’in, hukukun sosyolojik bakımdan çalışılmasına genel bir giriş olarak tasarladığı kitabı, sadece günümüzde Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan sanayileşmiş toplumlardaki, yani klasik sosyal teorisyenlerin on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında ‘modern toplum’ diye adlandırdıklarının ardılı olan toplumlardaki hukukla ilgili teorik ve ampirik araştırmalar oluşturuyor.

Kitap böylece, Batı toplumlarındaki çağdaş hukuka farklı bir bakış açısı sunarken, bu alanla ilgili literatürün incelenebileceği geniş bir analitik çerçeve de sağlıyor.

Cotterrell’in çalışması, hukuk üzerine ampirik çalışmaların yoğunlaşmaya başladığı yirminci yüzyılın sonunda hazırlanmakla birlikte, hukuk sosyolojisi’nin yirmi birinci yüzyıldaki yol haritasına ilişkin sağlam bir temel sunmasıyla çok önemli.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Yasalar yoksulu öğütür, zenginler yasayı buyurur”

“Devlet hiçbir biçimde cebir uygulamayacak olsa bile, toplumun parçalanmayacağından makul biçimde emin olunabilir.”

“Yasalar sıklıkla etkisizdirler, neredeyse doğar doğmaz lüzumsuzluğa mahkûmdurlar; yasakoyucunun ihtirasları ve uygun hazırlık araştırması, iletişim, rıza ve icra mekanizması gibi etkin bir yasa için gerekli hususların yetersizliği onları buna yazgılı kılar.”

  • Künye: Roger Cotterrell – Hukuk Sosyolojisi, çeviren: Saim Üye, Pinhan Yayıncılık, hukuk, 496 sayfa, 2020

Hal Foster – Ya Farstan Sonra (2020)

Corona virüsünden bile daha tehlikeli olan “faşist virüs”ün sınır tanımadığı bugün, Sol’un sanatçı ve eleştirmenleri neler yapabilir?

Hal Forster bu ufuk açıcı çalışmasında, utanmak nedir bilmeyen bir siyasi elitin nasıl küçük düşürülebileceği veya absürdlükten beslenen parti liderleriyle nasıl dalga geçilebileceğini anlatıyor.

Forster’ın 2008 finansal krizinin ve Trump adlı daimi felaketin damga vurduğu son on beş yıllık süreçte kaleme aldığı yazılardan oluşan ‘Ya Farstan Sonra’, mevcut savaş, terör ve gözetim rejimi ile korkunç eşitsizlik, iklim felaketi ve medyada yaşanan büyük yozlaşma karşısında sanat, eleştiri ve kurmaca alanında yaşanan değişimlere dair yaptığı değerlendirmeler ve alternatif öneriler sunuyor.

Kitabın ilk kısmı, 11 Eylül’den beri varolan, travma, paranoya ve kitsch’in kullanımı ve suiistimalini içeren kültürel acil durum siyasetine odaklanıyor.

İkinci kısım, bu süre zarfında neoliberalizmin sanat kurumlarında yarattığı değişimi değerlendiriyor; zira gerek pazar gerek müzeler inanılmaz derecede büyümüş ve sanatçılar da bu muazzam değişime eleştirel veya başka türlü bir şekilde yanıt vermişlerdir.

Üçüncü ve son kısım, medyadaki dönüşümü, yakın zamana ait sanat eserleri, film ve kurmaca alanlarına yansıdığı haliyle mercek altına alıyor ve “makine görüşü/yapay görü” (herhangi bir insan arayüzü olmadan, makinelerin diğer makineler için ürettiği işaretler), “operasyonel imgeler” (dünyayı temsil etmekten ziyade ona müdahalede bulunan imgeler) ve günlük yaşamlarımızın her yerine nüfuz etmiş olan enformasyonun algoritmik kodlanışı gibi olguları keşfe çıkıyor.

  • Künye: Hal Foster – Ya Farstan Sonra: Çöküş Çağında Sanat ve Eleştiri, çeviren: Aslı Önal, Ayrıntı Yayınları, sanat, 224 sayfa, 2020

Søren Kierkegaard – Ölüme Götüren Hastalık (2020)

Søren Kierkegaard, umutsuzluğu ölüme götüren bir hastalık olarak irdeliyor.

Düşünüre göre, umutsuzluk evrenseldir ve kaçınılmazdır.

İnsanın sonluluktan sonsuzluğa geçişinin umutsuzluk yoluyla gerçekleştiğini söyleyen Kierkegaard, umutsuzluğun insanın diyalektik bir varlık oluşunun gereği olduğunu belirtiyor.

“Bu hastalık olasılığı insanın hayvan karşısındaki üstünlüğüdür ve bu üstünlük ona iki ayak üzerinde dik yürümekten bambaşka bir nitelik sağlar; zira sonsuz dimdikliğe veya yüceliğe, insanın tin olduğuna delalet eder.” diyen Kierkegaard, umutsuzluğun neden sürekli bir can çekişme hali olduğu üzerine derinlemesine düşünüyor.

Kierkegaard’ın 1849 yılında kaleme aldığı kitabının, Anti-Climacus müstear adıyla yayımlandığını da ayrıca belirtelim.

  • Künye: Søren Kierkegaard – Ölüme Götüren Hastalık, çeviren: Nur Beier, Alfa Yayınları, felsefe, 172 sayfa, 2020

Alain Badiou – Petrograd’dan Şanghay’a (2020)

Alain Badiou’dan, 20. yüzyılı kökten dönüştürmüş Rus Devrimi ile Çin Kültür Devrimi üzerine sağlam bir felsefi ve siyasi sorgulama.

Badiou, yalnızca bu iki büyük halk hareketinin tarihine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda bu iki devrimin bize öğrettiklerinden yola çıkarak komünizm idealinin çağımıza nasıl yanıt verebileceğini de tartışıyor.

Badiou, bir yanda bu süreçte yaşanan olayları ele alıyor, diğer yanda da bu olaylara bağlı iki temel metni yorumluyor.

İlk metin Lenin tarafından yazılan “Nisan Tezleri”, ikincisi ise Mao’nun en azından gözetimi altında yazılan 1966 tarihli “On Altı Maddelik Genelge”.

  • Künye: Alain Badiou – Petrograd’dan Şanghay’a: 20.Yüzyılın İki Devrimi, çeviren: Murat Erşen, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 100 sayfa, 2020

Kolektif – Türkiye’nin 1970’li Yılları (2020)

Türkiye’nin bugüne nasıl geldiğini daha iyi kavramak için, ülkenin 70’li yıllarına daha yakından bakmamız gerekir.

1120 sayfalık bu derleme de, Türkiye’nin 1970’li yıllarını, başka bir deyişle Cumhuriyet’in 12 Mart ile başlayıp, 12 Eylül ile biten, iki darbe arasına sıkışmış yıllarını farklı yönleriyle izliyor.

12 Mart dönemi anayasa değişikliklerinden 70’li yıllarda gecekondu direnişlerine, Fatsa deneyiminden Çorum ve Maraş katliamlarına, yetmişli yıllarda Türkiye’de protest müzikten sinemaya ve dönemin Kürt hareketine pek çok konunun ele alındığı kitap, aynı zamanda Demirel, Ecevit, Nihat Erim, Erbakan ve Türkeş gibi dönemin önde gelen aktörlerini de irdeliyor.

Bu yıllara iç politik gelişmelerden spora, uluslararası ilişkilerden sanata, iktisattan müziğe, emek ve kadın hareketlerinden gündelik hayata, görsel sanatlara kadar oldukça geniş bir perspektifle bakan kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Sevgi Adak, Emel Akal, Pınar Akarçay, İsmet Akça, Mehmet Ö. Alkan, Murat Arslan, Sernaz Arslan, Şükrü Aslan, Gökhan Atılgan, İlker Aytürk, Tanıl Bora, Funda Şenol-Cantek, Yalçın Çakmak, Aziz Çelik, Kadir Dede, Veysel Dinler, Selçuk Duran, Evren Eken, Arda Ercan, Çağdaş Görücü, Veysel Ergüç, Çimen Günay-Erkol, Bora Gürdaş, Kerem Hocaoğlu, Süleyman İlaslan, Mete Kaan Kaynar, Nurettin Kalkan, Nuray Keskin, Bayram Koca, Selçuk Koca, Bilsay Kuruç, Murat Meriç, Levent Odabaşı, Asım Öz, Gencer Özcan, Celal Oral Özdemir, Hüseyin Özel, Güven Gürkan Öztan, Selman Saç, Ayşem Sezer-Şanlı, Burcu Sümer, Tuncay Şur, Anıl Varel, Kerem Yavaşça, Yavuz Yıldırım, Mete Yıldız, Mehmet Yüce ve Yelda Yürekli.

Künye: Kolektif – Türkiye’nin 1970’li Yılları, derleyen: Mete Kaan Kaynar, İletişim Yayınları, siyaset, 1120 sayfa, 2020

Daria J. Kuss ve Mark D. Griffiths – Psikoterapide İnternet Bağımlılığı (2020)

İnternet bize pek çok yeni imkân sunmuş olsa da, diğer taraftan bağımlılık gibi büyük bir risk ve tehdit de barındırıyor.

Bazı araştırmacılar internet bağımlılığını, “21. yüzyıl salgını” olarak tanımlıyor.

Durumun vahametine bakıldığında bu yerinde bir tanımdır.

Zira internette bağımlılığı, madde kullanımı ve bağımlılık bozuklukları kategorisinde yer alıyor ve bu da bugüne kadar tanınmış tek davranışsal bağımlılık olan kumar oynama bozukluğu ile birlikte anılmasına daha fazla zemin hazırlıyor.

İşte bu kitabın yazarları, psikolog-akademisyen Daria Kuss ve Mark Griffiths de, internet bağımlılığın ne olduğundan gerçek yaşamdaki yansımalarına ve tedavi yöntemine pek çok konuyu aydınlatıyor.

Kitap, internet bağımlılığının, internet bağımlılığından mustarip bireylerle çalışan psikoterapistler tarafından nasıl gözlemlendiği ve anlaşıldığını ele almasıyla da büyük önem arz ediyor.

  • Künye: Daria J. Kuss ve Mark D. Griffiths – Psikoterapide İnternet Bağımlılığı, çeviren: Aslı Koruyucu, Ayrıntı Yayınları, psikoloji, 160 sayfa, 2020