Süleyman Velioğlu ve Kâzım Dağyolu – Bir Şizofren Hastanın Sanat Ürünleri (2022)

Sanat ve akıl hastalığı arasındaki ilişki üzerine bizi derin derin düşünmeye sevk edecek türden bir çalışma.

Süleyman Velioğlu ve Kâzım Dağyolu, ilk olarak 1962’de yayımlanan ‘Bir Şizofren Hastanın Sanat Ürünleri’nde, genç bir hastanın resimlerinden hareketle sanatın psikopatolojiyle ilişkisini analiz ediyor.

Velioğlu ve Dağyolu, 1957’de İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Kliniği bünyesinde kurdukları Psikopatolojik Sanat Laboratuvarı’nda hastalarla yaptıkları çalışmaların ürünlerini 1960’lardan itibaren kamuyla paylaşmaya başladılar.

1960 ile 1962 arasında kurumdaki hastaların ürünlerinin teşhis ve tedavi amacıyla nasıl kullanıldığını anlatan ve sanatın psikopatolojiyle ilişkisini o dönemin bütün teorik birikimini de seferber ederek analiz eden üç kitap yayımladılar.

Ayrıca hastaların eserlerinden oluşan, önce İstanbul’da sonra da Ankara’da açılan iki sergi 350 binden fazla kişi tarafından ziyaret edildi.

1962’de yayımlanan ‘Bir Şizofren Hastanın Sanat Ürünleri’nde tek bir hastanın ürünleri yer alıyor: “35 yaşında erkek. Beden yapısı astenik, bakışları canlı, giyimi itinasız. Nazik, bazen teatral jestlerle konuşuyor,” diye tanımlanan ve “entelektüel, aristokrat, pederşahi, mistik ve müreffeh” bir aile çevresinden gelen bu hastanın kitapta geniş yer verilen resimleri, şiirleri, bir piyesi, fıkraları ve bir “beste”si etrafında psikopatolojik sanatın nitelikleri ayrıntılı olarak tartışılıyor.

Bu öncü niteliğindeki kitaba ayrıca kendisi de çok başarılı bir ressam olan Velioğlu’nun akıl hastalarıyla sanatçıların eserleri arasındaki benzerlik ve ayrımların mantığını daha sistematik olarak analiz eden ‘Akıl Hastası ve Sanatçı’ (1978) adlı eserinden aynı başlıklı bölüm de eklendi. Bu yazıda ilk kitaptaki hasta ile bir başka hastanın eserleri, bir aşamada kendilerini özdeşleştirdikleri Van Gogh’un eserleriyle kıyaslanarak tartışılıyor.

Saffet Murat Tura kitaba yazdığı sunuşta nöroloji ve nöropsikiyatri alanındaki yeni çalışmalardan yola çıkarak sanat ve akıl hastalığı ilişkisi konusunda kendi görüşünü aktarıyor, Velioğlu düşüncesinin beslendiği düşünür ve düşünce akımlarını tartışıyor ve Velioğlu’yla aralarındaki hoca-öğrenci ilişkisinin sıcaklığını ve sahiciliğini biz okurların da hissetmesini sağlıyor.

  • Künye: Süleyman Velioğlu ve Kâzım Dağyolu – Bir Şizofren Hastanın Sanat Ürünleri, hazırlayan: Tuncay Birkan, Can Yayınları, psikoloji, 272 sayfa, 2022

Leslie P. Pierce – Harem-i Hümayun (2022)

Bu önemli çalışma, padişah kadınlarının elindeki gücün kaynaklarını ve bu gücün 16. ve 17. yüzyıldaki artışının nedenlerini inceliyor.

Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan, Kösem Sultan, Turhan Sultan…

Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde söz sahibi olmuş kadınlar. Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının başından 17. yüzyıl ortasına kadar, Osmanlı hanedanının ileri gelen kadınları daha önce sahip olduklarından ve daha sonra olacaklarından da büyük bir politik güce kavuştular.

Bu döneme hem popüler hem de bilimsel edebiyatta “kadınlar saltanatı” denir.

Peirce, padişah kadınlarının elindeki gücün kaynaklarını ve bu gücün 16. ve 17. yüzyıldaki artış nedenlerini inceliyor.

“Harem-i Hümayun” alanında temel bir başvuru kaynağı.

  • Künye: Leslie P. Pierce – Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar, çeviren: Ayşegül Berktay, Islık Yayınları, tarih, 504 sayfa, 2022

Andrew Bowie – Alman Felsefesine Giriş (2022)

Modern felsefenin temelini oluşturmuş Alman felsefi geleneği üzerine iyi bir giriş kitabı arayanlar, bu eseri kaçırmasın.

Andrew Bowie, birçok önemli Alman filozofunun yanı sıra, nispeten ihmal edilmiş başka düşünürleri de konuya dahil ediyor.

  • Alman felsefesi zihinlerde acaba neyi merkeze alır?
  • Almanlık?
  • Kıta Avrupası?
  • Rasyonalizm, idealizm, tarihsel ve diyalektik materyalizm?
  • Tüm bunların eleştirisi?

Modern ve çağdaş felsefenin merkezinde yer alan bu felsefe, Kant, Frege, Wittgenstein ve Husserl olmasaydı Anglo-Amerikan “analitik” felsefeyi, Hegel, Marx, Nietzsche ve Heidegger olmasaydı da beşeri bilimlerin temellerini ortaya koymayı mümkün kılmazdı.

Bu doğruysa şayet, Alman felsefesine hâkim olmak, beşeri bilimlerin tamamında yürütülecek teorik açıdan sağlam dayanakları araştırmak için elzemdir.

Alman felsefesi modern felsefenin temelini oluşturmaya devam ediyor.

Bowie’nin bu kısa ama yoğunluklu giriş kitabı, Alman felsefesinin “modernite”nin problemlerine verilen en aydınlatıcı karşılıklardan biri olduğu fikrini merkeze alıyor.

Bowie, birçok önemli Alman filozofun yanı sıra, nispeten ihmal edilmiş başka düşünürleri de, Friedrich Schlegel, Novalis, Schleiermacher ve Schelling’in çalışmalarını da dahil ederek Alman felsefe geleneğine ışık tutuyor.

‘Alman Felsefesine Giriş’, felsefenin toplumsal ve tarihsel gelişmeler arasındaki bağlantıyı nasıl kurduğunu açığa çıkararak bir coğrafyayla düşünceyi, mekânın sürekliliğiyle zamanın sürekliliğini bir araya getiriyor.

Özgürlük ile tarihsellik, akıl ile duygu nasıl bir araya gelir ya da gelmelerinin sürekliliği sergilenir, bu eserde Bowie, bu problemlerin satır aralarına dalarken düşünmemizin erimini genişletiyor.

  • Künye: Andrew Bowie – Alman Felsefesine Giriş, çeviren: Bilhan Gözcü, Say Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2022

Simon Winchester – Deli ve Dâhi (2022)

Hazırlıkları 1857’de başlamış Oxford İngilizce Sözlüğü’nün tarihi, cinayet, şizofreni ve savaşla yüklüdür.

Simon Winchester bu harika çalışmasında, başrollerinde Mel Gibson ve Sean Penn’in yer aldığı yakın zamanlı bir filme de konu olmuş sözlüğün olağanüstü hikâyesini anlatıyor.

Oxford İngilizce Sözlüğü’nün başeditörü Dr. James Murray’nin önderliğindeki komite belirli kelimeler için alıntı ve tanım toplarken zaman içinde çalışma yöntemi ve şevkiyle bir gönüllü okur öne çıktı.

On binden fazla tanıma katkıda bulunan ve çalışmaların ilk yıllarında gizemini koruyan bu okur bir Amerikan İç Savaşı gazisi olan, emekli cerrah Dr. W. C. Minor’dı ve işlediği bir cinayet sebebiyle uzun zamandır akıl hastanesinde yatmaktaydı.

Sözlüğün hazırlıkları 1857’de başlamıştı ve o güne kadar girişilen en iddialı çalışmaydı, tamamlandığında İngilizcenin en kapsamlı ilk sözlüğü olacaktı.

Winchester’ın titiz araştırmalar sonucunda kaleme aldığı ‘Deli ve Dâhi’, işte bu devrimci eserin hazırlanışına büyük katkılarda bulunan, çoğu yönden bambaşka ama kelimelere adanmışlığıyla hayli birbirine benzer iki adamın, Dr. James Murray ile Dr. W. C. Minor’ın eksantrik hikâyesini ve sözlükçülüğün meşakkatli dünyasını gözler önüne seriyor.

  • Künye: Simon Winchester – Deli ve Dâhi: İngilizcenin En Kapsamlı İlk Sözlüğünün Hazırlanışının Çılgın Hikâyesi, çeviren: Füsun Doruker, İthaki Yayınları, tarih, 216 sayfa, 2022

Kolektif – Dert Yükü Mekânlar (2022)

İçinde yaşadığımız kentler büyük birer sorun yumağı olmaya devam ediyor.

Bu zengin derleme ise, kentlerin güncel meselelerini farklı yönleriyle masaya yatırarak kent çalışmalarına önemli katkıda bulunuyor.

Adından da anlaşılacağı üzere, kitap kentlerin yeni ve eskimeyen sorunlarını odağına almış.

Böyle bir ele alışın pragmatik bir mantığı var, gerisinde de gizil bir strateji olduğu söylenebilir.

Kentin yönetiminden sorumlu olanlara, sorunların çözümünde yoğunlaşmalarını söylüyor, salık veriyor denilebilir.

Unutulmamalı ki, bu sorunların taşıyıcıları kentin hemşerileridir.

Yani bizleriz…

Bu sorunlar bireyin öznelliklerine dayandırılarak saptanıyorsa bunlar anlık ve görelidir, bu nedenle bir bilimsel araştırma konusu olamayacaktır.

Ama bu sorun özneller arası ortak saptamalara konu oluyorsa, ya da nesnel gözlemlere dayandırılıyorsa bilimsel araştırmalara konu olabilecektir.

Nitekim eldeki kitaptaki çalışmalar da bu nitelikte.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: İlhan Tekeli, Nurşen Adak, Aksu Akçaoğlu, Taner Artan, Ayşe Gönüllü Atakan, Aslı Çoban, Hasan Hüseyin Aygül, Eylem Beyazıt, Esra Burcu Sağlam, Aykut Çalışkan, Efnan Dervişoğlu, Emine Dündar, Tuğba Elmacı, Çağrı Elmas, Tahire Erman, Ali Ekber Gülersoy, Tule Gültekin, Nevzat Gümüş, Muharrem Güneş, Gazanfer Kaya, Melis Oğuz, Emre Özcan, Salman Özüpekçe, Ayşe Şahin, Nuray Şahin, Aziz Şeker, Levent Taş, Seda Tekeli, Mehmet Devrim Topses, İsmail Tufan, Asuman Türkün, Sinem Burcu Uğur, Nil Uzun, Fikriye Yılmaz ve Sezer Yudulmaz.

  • Künye: Kolektif – Dert Yükü Mekânlar: Kentlerin Yeni ve Eskimeyen Sorunları, editör: Gazanfer Kaya ve Aziz Şeker, Nika Yayınevi, kent çalışmaları, 680 sayfa, 2022

Elbruz Aksoy – Beyaz Köleler (2022)

‘Beyaz Köleler’, Türkiye’de inatla görmezden gelinen kölelik olgusu üzerine eşsiz bir eleştirel tarih incelemesi.

Elbruz Aksoy, büyük Kafkas göçünden sonra buraya gelen Çerkes topluluklarının anayurttan ve feodal sınıfsallıklarından kaynaklanan kölelik kurumunun burada nasıl devam ettirildiğini gözler önüne seriyor.

Kitap, her şeyden önce büyük bir yüzleşme çalışması: Türkiye’deki kölelik “geleneği” ile, kitaba adını veren ‘Beyaz Köleler’ olgusu ile yüzleşme.

  • Genellikle unutulan, unutulmak istenen veya “bir tür hizmetçilikti” diye yumuşatılan kölelik, nasıl bir sınıfsal-toplumsal ilişki ağı içinde ortaya çıkmış̧, kurumlaşmıştı?
  • Nasıl bir anlatıyla meşrulaştırılıyordu?
  • Başta “cariyeler,” köleler nasıl bir toplumsal cinsiyet rejimine ve cinsel sömürüye tabi idiler?
  • Çarlık Rusya’sının, Osmanlı’nın son devirlerinde ve 1864 Çerkes Sürgünü sonrasında kölelik nasıl evrildi?
  • İttihat Terakki, Çerkes Ethem ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, kölelerle “ne yaptılar”?
  • Ve sonunda, kölelik nasıl sona erdi, nasıl izler bıraktı, nasıl hatırlandı ve unutuldu?

‘Beyaz Köleler’, Türkiye’nin toplumsal tarihinin gizli saklı olgusu hakkında kapsamlı bir araştırma.

Kitaptan bir alıntı:

“Beyaz Köleler Osmanlı coğrafyasının farklı birçok şehir ve kasabasının çok dilli, çok kültürlü̈ kalabalık aileleri içinde onlara verilen çiçek isimlerine alışamadan, takılıp düştükleri süslü kıyafetleri içinde, sahiplerini güldüren kırık Türkçeleriyle ve namaz kılarken mırıldandıkları bozuk Arapçalarıyla her gecen gün Osmanlılaşırken, ellerinde büyüttükleri bir nesli de sessizce kendilerine benzetiyorlardı.”

  • Künye: Elbruz Aksoy – Beyaz Köleler: Son Sesler, İletişim Yayınları, tarih, 320 sayfa, 2022

Saba Mahmood – Dindarlığın Siyaseti (2022)

‘Dindarlığın Siyaseti’, İslam, feminizm ve postmodernite tartışmalarına çok değerli bir katkı.

Antropolog Saba Mahmood, toplumsal cinsiyet, inanç ve siyasetin ilişkisini 90’lı yıllarda Kahire’de yapmış olduğu Kadın Camii Hareketi üzerinden inceliyor.

Türkiye’de bu kesişim etrafında üretilen söylemler, tartışmanın öznesi konumundaki dindar kadınları dışarıda bırakma eğilimindeler.

Mahmood çalışmasında sözü dindar kadınlara vererek yepyeni bir çığır açılmasına vesile oluyor.

Etnografik saha çalışmasını bir başlangıç noktası olarak alan araştırma, Mısırlı kadınların içinde yaşadıkları ataerkil toplumla olan ilişkilerini nasıl müzakere ettiklerini, siyasal islam ile nasıl ilişkilendiklerini ve inançları üzerinden nasıl toplumsal faallik alanları yaratıklarını inceliyor.

Türkiye de halen son derece kutuplaştırıcı olmaya devam eden başörtüsü tartışmalarına yepyeni bir perspektif katan kitap, toplumsal alanda kısırlaşmış tartışmaları çözümleyebilmek için temel bir metin niteliğinde.

  • Künye: Saba Mahmood – Dindarlığın Siyaseti: İslami Uyanış ve Feminist Özne, çeviren: Aslı Altınışık, Islık Yayınları, feminizm, 320 sayfa, 2022

Gerhard Grüßhaber – Türk Ordusunda Alman Ruhu (2022)

Alman ve Osmanlı/Türk ordusu arasındaki bilgi aktarımı üzerine çok iyi bir inceleme.

Gerhard Grüßhaber, süreci 1908 Jön Türk Devrimi ile 1938’de Atatürk’ün ölümü arasındaki 30 yıllık zaman diliminde ele alıyor.

Arşiv, yayınlanmış kaynaklar ve anılar aracılığıyla sürecin analizini yapan çalışma, aynı zamanda bu bilgi alışverişinin iki ülkenin orduları ve Türk sivil toplumu üzerindeki etkisine dair kanıtlar da sunuyor.

Gerçekten de iki ülkedeki subaylar küçük ama ülkelerinin gelişimi üzerinde etkili olmuş birer toplumsal gruptu.

Etnik açıdan heterojen bir toplum olan genç Cumhuriyet Türkiye’sinin silahlı kuvvetlerden beklentileriyle, siyasi açıdan bölünmüş olan Weimar Cumhuriyeti’nin kendi silahlı kuvvetlerinden beklentileri farklıydı.

Fakat Dünya Savaşından kaynaklanan “çelik fırtınası” iki ordunun da düşünce tarzında önemli bir etki yaratmıştı.

Bu etki sonucunda ortaya çıkan yeni liderlik monarşinin itibarını kaybetmesinden doğan boşluğu doldurmayı amaçladığını iddia ediyordu.

  • Künye: Gerhard Grüßhaber – Türk Ordusunda Alman Ruhu, çeviren: Bozkurt Leblebicioğlu, Say Yayınları, tarih, 448 sayfa, 2022

John Ehrenberg – Sivil Toplum (2022)

Sivil toplum, çağdaş siyasi meselelere çözüm getirebilir mi?

John Ehrenberg, sivil toplum hareketinin eşitsizliklere karşı mücadelede neden hayati derecede önemli olduğunu gözler önüne seriyor.

Toplulukların çözüldüğü, siyasete yönelik ilgisizliğin her geçen gün arttığı bir ortamda kamusal yaşamı yeniden canlandırmak mümkün mü?

‘Sivil Toplum’ kitabında, sivil toplumun hem yararlarını hem de sınırlarını inceleyen Ehrenberg, kavramın siyasal ve kuramsal evrimini özetlerken, akademik ve kamusal söylemdeki yerini de tanımlıyor.

Aristoteles’ten ve Aydınlanma filozoflarından Black Lives Matter ve Occupy hareketlerine kadar her dönemde önemli yansımaları olan sivil toplum kavramının çağdaş siyasal meselelere dair neler sunabileceğini araştıran Ehrenberg, 11 Eylül, küresel finans krizi, ekonomik eşitsizlik ve hızla gelişen teknolojiler gibi olayların çağdaş sivil toplumla ilişkimizi nasıl şekillendirdiğini çarpıcı bir dille ortaya koyuyor.

Giderek artan eşitsizliklere karşı harekete geçme çağrısında bulunan ‘Sivil Toplum’, siyasal yaşamın temel bir öğesine dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

  • Künye: John Ehrenberg – Sivil Toplum: Bir Fikrin Eleştirel Tarihi, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 312 sayfa, 2022

John Gribbin ve Mary Gribbin – Evrimin Kökeni (2022)

Genetik ve biyokimyasal evrim, farklı toplumlarda nasıl dönüşümler geçirdi?

John Gribbin ve Mary Gribbin, evrim kuramının tarihsel serüveni hakkında harika bir çalışmaya imza atmış.

Doğal seçilim yoluyla evrim süreci, canlıların üremesini, kendilerinin kopyalarını üretmesini, fakat kopyaların pek de mükemmel olmamasını ve böylelikle de sonraki nesilde çeşitliliğin var olmasını gerektirir.

Eğer bu çeşitlilik, her ne sebeple olursa olsun o yavrulardan bazılarını diğerlerinden daha başarılı kılarsa bunları daha başarılı kılan ayırt edici özellikler de sonraki nesiller arasında yayılacaktır ve onlar “seçilecektir.”

Bu kuram sadece Charles Darwin’in zihninde bir anda belirmedi, aksine, binlerce yıldır dünya çapındaki filozoflar tarafından incelendi ve tartışıldı.

İşte bu kitap, evrim fikrinin evriminin izini sürmekte, zaman içinde farklı toplumlar tarafından nasıl değiştiğini ve değiştirildiğini gösteriyor.

Yazarlar Darwin’in Tehlikeli Fikrini uygun bağlamına yerleştirecek genetik ve biyokimyasal evrimi inceliyor ve kuramın daha önce olanlar üzerine nasıl inşa edildiğini ve yirminci yüzyılda nasıl geliştirildiğini ortaya koyuyorlar.

Bunların hiçbiri, Darwin’in evrimin bireyler ve türler düzeyinde nasıl işlediğini algılamadaki başarısını azaltmıyor, tersine Darwin’in katkısının antik çağa uzanan ve bugün hâlâ oluşturulmakta olan bir zincirin en önemli halkalarından biri olduğunu gösteriyor.

  • Künye: John Gribbin ve Mary Gribbin – Evrimin Kökeni: Aristoteles’ten DNA’ya “Darwin’in Tehlikeli Fikri”nin Peşinde, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, bilim, 280 sayfa, 2022