Güngör Uras – Sanayileşecektik Büyüyecektik N’oldu Bize? (2017)

Dünyada 4. Sanayi Devrimi’nin başladığı söyleniyor.

Peki, biz niye hâlâ birincisini beceremedik.

Güngör Uras’tan, Osmanlı’dan başlayarak Cumhuriyet döneminde ekonomide olan biteni, bilhassa sanayileşme çabalarını merkeze alarak irdeleyen bir rehber.

Kitap, Uras’ın gazete yazılarında yıllardır karşımıza çıkan hayali karakteri Ayşe Teyze’nin soruları ekseninde ilerliyor.

Uras, yalnızca don gömlek, su borusu, hela taşı üretimine dayalı bir üretim yapısına mahkûm olmamamız, dünya pazarında talebi olan mallar üretmemiz gerektiğini söylüyor.

Kitapta,

  • Osmanlı’dan bize kalan kötü mirasın sonuçları,
  • Milli Mücadele dönemi güçlüklerinin ekonomiye ve sanayileşmeye yansımaları,
  • Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne yaşanan siyasi sorunların büyüme önünde yarattığı engeller,
  • Özelleştirme ile sanayi kuruluşlarının yok edilmesinin bedelleri,
  • Tarım ve hayvancılığın yapısının özelleştirmeyle yıkılışı,
  • Sanayileşme ve büyümenin önündeki yapısal engeller,
  • Ve El koyma ve kaçırtmaların yatırım ve servet birikimine olumsuz etkileri, kitapta ayrıntılı bir şekilde ele alınan kimi konular.

Çalışma, var olan sorunları saptadığı gibi, bunların aşılması için hangi yollara başvurulması gerektiği konusunda kimi öneriler de sunuyor.

  • Künye: Güngör Uras – Sanayileşecektik Büyüyecektik N’oldu Bize?, Doğan Kitap, ekonomi, 168 sayfa

Mustafa Suphi Erden – Türkiye ve İran’da Vatandaşlık ve Etnisite (2017)

Türkiye ve İran gibi hem çok farklı hem de fazlasıyla benzer tarihi, siyasi ve toplumsal özelliklere sahip iki ülke, uzunca bir zamandır birbiriyle karşılaştırılıyor.

Mustafa Suphi Erden’in elimizdeki bu nitelikli çalışması, iki ülkeyi tarihsel, siyasi ve sosyolojik yönleriyle karşılaştırmasıyla, bu konuya ilgi duyanları cezbedecek nitelikte.

İkisi de otoriter modernleşme temelinde yola çıkan Atatürk ile Rıza Şah’ın hedefleri, ne oldu da birbirinden ayrıştı?

Erden’in dört bölümden oluşan kitabının ilk iki bölümü, Türkiye ve İran’ın modern tarihlerini irdeliyor.

Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümleri de, İran ve Türkiye’nin devlet oluşumları ile vatandaşlıklarının kapsamlı karşılaştırılmasından oluşuyor.

Bu bölümlerde,

  • İran ve Türkiye’nin imparatorluk mirasları,
  • İki ülkenin muhalefet odaklarının özellikleri,
  • Ulema, esnaf, aktif sosyal güçler, aşiretler ve politik sol gibi, sosyal güç ağları,
  • İran ve Türkiye’de modernleşme reformları,
  • İran ve Türkiye’de vatandaşlık hakları,
  • Ve yönetim stratejileri gibi pek çok konu irdeleniyor.

Çalışma, bu ilgi çekici konuların yanı sıra, İran ve Türkiye hakkındaki temel iddiaları da tartışıyor ve yakın zamanda iki ülkeyi bekleyen olası sorunları da saptıyor.

  • Künye: Mustafa Suphi Erden – Türkiye ve İran’da Vatandaşlık ve Etnisite, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 324 Sayfa

Dinçer Demirkent – Bir Devlet İki Cumhuriyet: Türkiye’de Özyönetim ve Merkeziliğin Anayasal Dinamiği (2017)

Türkiye’de cumhuriyetin anayasal anlamı nedir?

Bu sorunun yanıtını arayan Dinçer Demirkent, Türkiye’nin anayasal düzeninin, iki karşıt kuruluşa dayanan, iki karşıt cumhuriyet ve bu bağlamda seyreden mücadelelerle biçimlendiğini belirtiyor.

Bu mücadelenin kurucu meclislere yansıdığını söyleyen Demirken, 1921 Anayasası’nın yerellik, 1924 Anayasası’nın da merkeziyetçilik vurgusuyla öne çıktığını ve bu durumun egemenliğin kullanılması açısından cumhuriyetin iki farklı ve karşıt kuruluşundan birini tercih etmek anlamına geldiğini savunuyor.

Kitap bu bağlamda, şu soruların yanıtını arıyor:

  • Sınıf çatışması sonucu yoğunlaşan talepler, cumhuriyet kurumlarını nasıl esnetti?
  • Kürtler ve gayri Müslim azınlıklar siyasal birliğin neresinde?
  • Din, cumhuriyet kurumlarını nereye kadar zorladı?
  • Kadınların cumhuriyet içindeki yeri nedir?

Bu sorulara doyurucu yanıtlar veren çalışma, Türkiye’deki anayasa tartışmaları açısından önemli bir kaynak.

  • Künye: Dinçer Demirkent – Bir Devlet İki Cumhuriyet: Türkiye’de Özyönetim ve Merkeziliğin Anayasal Dinamiği, Ayrıntı Yayınları, hukuk, 256 sayfa

Uğur Biryol – Kaçkarlar’da Bulut Olsam (2017)

Kaçkarlar demek, bulutlarla arkadaş olmak demek!

Çamlıhemşin’de tur rehberliği de yapan gazeteci Uğur Biryol da elimizdeki kitabında, bizi bu görkemli coğrafyayı adım adım gezmeye davet ediyor.

Kitap, Fırtına Vadisi’nden Çamlıhemşin’e, Ayder’den Kavrun’a ve Kale’den Verneçik’e, bölge için şahane bir gezi rehberi.

Kitap,

  • Kaçkarlar’da konaklarken dikkat edilmesi gerekenleri,
  • Fırtına Vadisi’ni,
  • Kaçkarlar’ın cam damarı buzul göllerini,
  • Kaçkarlar’ın tarihi yapılarını,
  • Fırtına Vadisi konaklarını,
  • Kaçkar’ın ekolojik değerini,
  • Yeşil Yol’un bölgede yarattığı büyük tahribatı,
  • Hemşin horonlarının vazgeçilmezi olan tulumu,
  • Hemşin türkülerini,

Ve bunun gibi pek çok aydınlatıcı bilgiyi bizimle paylaşıyor.

Biryol, kitabında bölgenin tarihi yapıları ve coğrafi güzellikleri anlatmakla yetinmiyor, aynı zamanda bu harikulade coğrafyaya sinmiş hikâyeleri de okurlarıyla paylaşıyor.

Gezmek başka hayatlara, başka hikâyelere konuk olmaktır.

Görsel zenginliğiyle de dikkat çeken elimizdeki kitap da, bunun iyi örneklerinden biri.

  • Künye: Uğur Biryol – Kaçkarlar’da Bulut Olsam, İletişim Yayınları, gezi, 208 sayfa

Kont Galeazzo Ciano – Savaş Günlükleri: 1939-1943 (2017)

Önemli bir tarihi figür olan Kont Galeazzo Ciano’nun çok sıra dışı bir hikâyesi var.

Kendisi, Mussolini’nin damadıydı.

Fakat onu daha da dikkat çekici kılan husus, Ciano’nun Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması lehine oy kullandığı ve kendisinin bu yüzden kurşuna dizilmiş olması.

Ciano’nun Savaş Günlükleri ise, 2. Dünya Savaşı ve Mussolini dönemi İtalya’sı açısından en önemli kaynaklardan biri.

Burada, Ciano’nun 2. Dünya Savaşı’na yön vermiş önemli aktörlerle yaptığı görüşmeleri ve fikirleri yer alıyor.

Günlüklerde,

  • İtalya’nın Arnavutluk’u nasıl ilhak ettiği ve Hırvatistan için hangi planlarının olduğu,
  • Ülkenin savaşa nasıl hazırlıksız yakalandığı,
  • Yunanistan ve Kuzey Afrika’da yaşadığı felaketlerin nedenleri ve bunun gibi pek çok önemli bilgiyi barındırıyor.

Bu günlüklerin bizi de ayrıca ilgilendiren yönü ise, İtalya’nın Balkanlar’da Türkiye’yi nasıl izlediğini ve İtalya’daki faşist iktidarın 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Türkiye’ye karşı düşüncelerinin neler olduğunu aydınlığa kavuşturması.

  • Künye: Kont Galeazzo Ciano – Savaş Günlükleri: 1939-1943, çeviren: Selçuk Uygur, Kronik Kitap, tarih, 640 sayfa

Judith Butler ve Athena Athanasiou – Mülksüzleşme (2017)

Feminist kuramcı Judith Butler, felsefi çalışmalarıyla ve özellikle de etik ve siyaset, feminizm, toplumsal cinsiyet, bedensellik, kuir aktivizm, normatif şiddet gibi alanlardaki önemli katkılarıyla bilinen, günümüzün önde gelen entelektüellerinden.

Feminist kuram ve radikal toplumsal düşünceye odaklanan Athena Athanasiou ise Luce Irigaray, Martin Heidegger ve Michel Foucault’nun yapıtlarına getirdiği özgün perspektiflerle bilinen bir isim.

İşte elimizdeki bu kitap, iki ismin 2009’da başlayıp toplantılarla, söyleşilerle ve mektuplarla süren uzun soluklu diyaloglarının neticesi.

Yunanistan’da SYRIZA’nın neoliberal politikalara karşı güçlü bir muhalefet ortaya koyduğu, aynı zamanda Mısır Devrimi’nin en yoğun günlerini yaşadığı bir döneme rastlayan bu diyaloga, söz konusu gelişmelerin rengini verdiğini de bilhassa belirtelim.

Çeşitli hareketlere, gösterilere ve eylemlere değinen yazarlar, kendi uzmanlık alanlarının yanı sıra Heidegger’in teknoloji eleştirisinden, Foucault’nun biyopolitika yaklaşımından, Irigaray’ın çalışmalarından ve hatta Yunan mitlerinden yola çıkarak,

  • Performatif siyasetin ne anlama geldiğini,
  • Yeni direniş imkânlarının neler olduğunu,
  • Siyasal hareketliliğin yeni biçimlerini,
  • Devlet ırkçılığını,
  • Ve kamusal yası, ayrıntılı bir şekilde tartışıyor.

Künye: Judith Butler ve Athena Athanasiou – Mülksüzleşme, çeviren: Başak Ertür, Metis Yayınları, felsefe, 200 sayfa

Georgi Gospodinov – Hüznün Fiziği (2017)

Bulgaristan’ın en çok yabancı dillere çevrilen yazarlarından Georgi Gospodinov’dan güçlü bir labirent roman.

“Ben geçmiş satın alan bir kişiyim. Öykü tüccarı. Başkaları çay, kişniş, çek senet, altın saat, toprak ticareti yapar. Ben geziyorum ve toptan geçmiş satın alıyorum.” diyen romanın anlatıcısı, başkalarının zihinlerine nüfuz ederek onların yaşadıklarını yaşayabilme gibi bir yeteneğe sahip.

Bu teknikle ilerleyen roman, Yunan mitolojisindeki Minotorlar efsanesini de kurguya yedirerek Bulgaristan’ın 1. Dünya Savaşı’ndan bugününe uzanıyor.

Hikâyeler arasındaki hızlı geçişler, yazarın kendine has üslubu ve Bulgaristan’ın özgün tarihinden detaylar, romanı akıcı kılan hususların başında geliyor.

Yeraltı dehlizlerinde, insan ruhunun derinliklerinde yol alan romanın, Jan Michalski Edebiyat Ödülü’nü kazandığını da belirtelim.

  • Künye: Georgi Gospodinov – Hüznün Fiziği, çeviren: Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları, roman, 272 sayfa

Yalçın Hafçı – Yağmurdan Sonra (2017)

Yalçın Hafçı, tutsak bir yazar.

Şu ana kadar bir şiir ve öykü kitabı yayımlanan Hafçı, şimdi de romanıyla karşımızda.

‘Yağmurdan Sonra’, Türkiye yakın tarihinin utanç verici sayfalarından olan, halen tartışılan ve izleri uzun zaman silinmeyecek Hayata Dönüş Operasyonu’nda yaşananları hikâye ediyor.

2000 yılında geçen roman, üniversite öğrencisi Tahir’in başından geçenler üzerinden ilerliyor.

Ülkesinde yaşanan olumsuzlukları sorgulayan Tahir öfkesini eylemlerle, polisle girdiği çatışmalarla dindirmeye çalışmaktadır.

Aynı zamanda bir edebiyat tutkunu ve yazar adayı olan kahramanımız, arkadaşlarıyla birlikte bir edebiyat dergisi çıkarmak ve öykü dosyasını yayınevlerine kabul ettirmek için uğraşmaktadır.

Günler böyle geçip giderken, ülkenin içinde bulunduğu siyasi koşullar da gittikçe boğucu hale gelmektedir.

Bu koyu hava, Hayata Dönüş Operasyonu’nun başlamasıyla doruğuna ulaşacak ve bu durum, Tahir’in kişisel hayatında da büyük bir kırılmanın yaşanmasına neden olacaktır.

Hafçı’dan sağlam bir dönem romanı.

  • Künye: Yalçın Hafçı – Yağmurdan Sonra, Nota Bene Yayınları, roman

Hale Bolak Boratav, Güler Okman Fişek ve Hande Eslen Ziya – Erkekliğin Türkiye Halleri (2017)

Şimdinin Türkiye erkeği, geleneksel kalıpların dayatmalarıyla sosyal değişmelerin beraberinde getirdiklerinin arasına sıkışmış durumda.

İşte elimizdeki bu nitelikli çalışma, Türkiye’de aile dinamiğini derinlemesine irdeliyor ve oğul olmanın, baba olmanın, eş olmanın bu topraklardaki seyrinin nitelikli bir fotoğrafını çekiyor.

Baba-çocuk ilişkisinden geleneksel ve modern babalık modellerine, bu alanda yapılmış literatürün geniş bir incelemesini yaparak başlayan kitap,

  • Babayla ilişkide hiyerarşik boyut,
  • Erkekliğe ilişkin algı, söylem ve deneyimler,
  • Taşralı, yoksul, bireyselleşme arayışında ve geleneksel erkek tipleri,
  • Evli erkeklerin kendi ebeveynleriyle ve kendi çocuklarıyla ilişkileri,
  • Eşle ilişkide hiyerarşi ve kadın-erkek eşitliği,
  • Erkeklik tanımları,
  • Ve toplumda erkekliğe ilişkin tutumları gibi birçok ilgi çekici konu irdeleniyor.

Bugünün Türkiye erkeklerini, onların ailesiyle ilişkilerini ve bu ilişkinin çevrelerini nasıl etkilediğini daha iyi kavramak için çok iyi bir kaynak.

Bu topraklarda her ne kadar sarsılmaz gibi görünen bir erkek algısı halen egemen olsa da, kitap, farklı kesimlerden gelen erkeklerin hayat öykülerinin nasıl farklı seyirler izleyebileceğini de gözler önüne sermekte.

  • Künye: Hale Bolak Boratav, Güler Okman Fişek ve Hande Eslen Ziya – Erkekliğin Türkiye Halleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 477 sayfa

Celil Denktaş – Sosyalizmde Eğitim: Küba (2017)

Küba’da kişi başına düşen gelir, pek çok ülkeninkiyle karşılaştırıldığında komik kalır.

Fakat madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, gelir durumu yüksek pek çok ülkenin yapamadığı şeyler, Küba’da gerçek.

Mesela hiç kimse aç, açıkta değil. Sağlık, eğitim, barınma ve eğlenme sorunu hiç yoktur.

Profesörlerin, hukukçuların ve doktorların maaşı devlet başkanının maaşından biraz yüksektir.

Bilim insanları, sanatçılar, sporcular iktidardan nemalanan yalakalar değil, gerçek bilim insanları, gerçek sanatçılar ve gerçek sporculardır.

Sadece bunlar bile, her fırsatta Küba’ya çamur atan sağcıların laflarını ağızlarına tıkmaya yeter de artar.

Cengiz Denktaş da bu kitabında, bir sosyalist ülke olarak Küba’nın birçok gelişmiş ülkeyi sollayan olağanüstü eğitim sistemini masaya yatırıyor.

Sadece bir örnek:

UNESCO tarafından BM üyelerini kapsayacak biçimde her on beş yıl için belirlenen, Herkese Eğitim kampanyasının 2000-2015 yılları ayağı sonuçları ilan edildi.

Buna göre Küba, Karayip ve diğer tüm Latin Amerika ülkeleri arasında UNESCO hedeflerini bu dönemde eksiksiz, yani tam oranla %100 tutturan tek ülke oldu.

İşte bu ve bunun gibi pek çok mucizevi detay sunan elimizdeki kitapta,

  • Küba’nın eğitim sisteminin güçlü oluşunda ülkenin tarihsel altyapısı ve ideolojik birikiminin etkileri,
  • Devrim’den sonra Küba’da başlayan çok yönlü eğitim çalışmaları,
  • Küba eğitim sisteminde kadın özgürlüğü ve siyah özgürlüğüne nasıl öncelik verilerek bunların geliştirildiği,
  • Eğitim sisteminin dine bakışı,
  • Ve okullarda bilinç, ortaklaşmacı ahlak, gönüllü çalışma ve enternasyonalizm gibi değerlerin nasıl öğretildiği gibi pek çok ilgi çekici bilgi yer alıyor.

Denktaş’ın çalışması, bir sosyalist ülke örneği olarak Küba’nın eğitim sistemini merkeze alsa da, ülkenin sağlık, politik katılım, kadın sorununun aşılması gibi alanlarda ne denli büyük gelişmeler kaydettiğini de ortaya koymasıyla önemli.

Türkiye gibi, Küba’dan kat kat zengin ülkemizin, dünyada en yüksek suç oranına sahip, kadınların ve çocukların adeta insandan sayılmadığı ülkelerin ve dünyanın en tehlikeli kentlerinin yer aldığı bir bölgede bulunduğu halde suç oranı 100.000’de 5 olan bu ülkeden eğitim sisteminin muhteşemliğinin yanı sıra öğreneceği çok şey var.

  • Künye: Celil Denktaş – Sosyalizmde Eğitim: Küba, Ayrıntı Yayınları, eğitim, 304 sayfa