Edward Hallett Carr – Devrim Okumaları (2022)

Devrimler tarihi hakkında usta işi bir eser arayanlar bu kitabı kaçırmasın.

Britanyalı tarihçi Edward Hallett Carr; Saint-Simon’dan Proudhon’a, Herzen’den Plehanov’a, Lenin’den Sorel’e devrimler tarihinin önemli isimlerini, eserlerini ve süreçlerini inceliyor.

Carr’ın bir dizi makalesini bir araya getiren eser, “öncü” olarak nitelenen Saint-Simon’a dair bir makaleyle başlıyor.

Bunu, Komünist Manifesto’yu, Manifesto’nun yazılış sürecini ve elbette yazarları Marx ve Engels’i konu edinen bir makale takip ediyor.

Akabindeyse, devrimler tarihinin iz bırakmış diğer pek çok ismi ele alınıyor: Proudhon, Herzen, Lassalle, Plehanov, Lenin, Sorel, Gallacher ve son olarak kendisine iki makaleyle yer verilen Stalin.

Bundan başka, eserde, 19. yüzyılın kimi Rus düşünürleri ile ilgili, Alman Komünist Partisi ve Almanya’da başarısızlıkla sonuçlanan devrim süreci ile ilgili yazılar da bulunuyor.

Toplamda 14 makaleden oluşan Devrim Okumaları, devrimler tarihine ilişkin hem önemli bir kaynak hem de sağlam bir giriş kitabı olma özelliğine sahip.

  • Künye: Edward Hallett Carr – Devrim Okumaları, çeviren: Elif Gazioğlu, Yordam Kitap, tarih, 192 sayfa, 2022

Laura S. Brown – Feminist Terapi (2022)

Feminist Terapi, kadınlar ile gücü elinden alınmış grupların ataerkil yaklaşımlar içeren geleneksel psikoterapi yöntemlerine karşı duydukları hoşnutsuzluk nedeniyle ortaya çıktı.

Başlangıçta çağın cinsiyetçi bakış açısına karşı düzeltici bir işlev görürken, günümüzde toplumsal cinsiyet, sosyal konum ve güç analizini insan zorluklarını anlamak için birincil strateji olarak kullanan sofistike, postmodern ve bütünleştirici bir uygulama haline geldi.

Laura Brown, bu kısa ve anlaşılır kitapta yalnızca kadınlar için değil, patriyarkal düşünce biçiminden etkilenen herkes için kapsayıcı bir rehber sunuyor.

  • Künye: Laura S. Brown – Feminist Terapi, çeviren: Özge Yılmaz, Okuyanus Yayınları, psikoterapi, 159 sayfa, 2022

Robert Bernasconi – Levinas Okumaları (2022)

Emmanuel Levinas’ın Batı felsefi geleneğine yönelik kışkırtıcı ve radikal meydan okuması üzerine usta işi bir analiz.

Robert Bernasconi, Levinas felsefesinin ana izleklerini çok yönlü bir bakışla aydınlatıyor.

Levinas’ın etik ve politik evrenine sıkı bir giriş olarak okunabilecek kitap, Levinas’ın sonsuz sorumluluk, yersiz yurtsuzlaşma, şüphe etiği anlayışı gibi temel konularını aydınlatıyor.

Levinas için etik, ne bir başlangıç noktası ne de amaçladığı bir varış yeridir, felsefi keşif yolculuğunun kendisinde son bulduğu şeydir.

O izlenecek kurallar dizisi veya idealler ileri sürmez.

Örneğin ona göre vicdan başkasının yüzüyle biçimlenir ve etiğin görevi vicdanı rahatlatmak değil, rahatsız etmektir.

“Öldürmeyeceksin!” aynı zamanda “komşunun yaşamasını sağla” demektir.

Ötekini tanımak ise bir “açlığı” tanımaktır.

Kısacası onun görevi bir etik inşa etmek değil, etiğin anlamını bulmaktır.

Levinas, iki dünya savaşını, faşizmi ve Auschwitz’i engelleyememiş demokratik kurumların kırılganlığını görmüştü.

Bu nedenledir ki, onun etiği aynı zamanda politik içerimlerle doludur.

Levinas yalnızca mazlumların felsefesini yazmakla kalmamış, felsefeyi mazlumların yazabileceği ve onların bütünüyle anlayabileceği bir alana taşımıştır.

Zeynep Direk’in editörlüğünü yaptığı çalışma, Bernasconi’nin Türkçe baskıya özel önsözü ile sunuluyor.

  • Künye: Robert Bernasconi – Levinas Okumaları, editör: Zeynep Direk, çeviren: Özkan Gözel, Rüya Kalıntaş ve Çiğdem Yazıcı, Fol Kitap, felsefe, 272 sayfa, 2022

Yener Orkunoğlu – Hegel’in Gölgesi (2022)

‘Hegel’in Gölgesi’, Hegel tartışmasına Marksist perspektiften ışık tutan önemli bir çalışma.

Yener Orkunoğlu’nun kitabı, Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürmesiyle özellikle dikkat çekiyor.

Ölümlü olmamak gibi bir huyu vardır düşüncenin: Çoğunlukla, üreticisinin belli bir şimdi ve buradaya sıkışıp kalmış bireysel yaşamının ötesine geçer, üretildiği dönemin sınırlarını aşıp çok daha uzak zamanlara hitap eder, niyet edilenin dışında, başlangıçta öngörülemeyen geniş kapsamlı sonuçları olur.

Öyle ki, düşüncenin mi düşünüre yoksa düşünürün mü düşünceye ait olduğu bile sorulabilir.

Hegel de böylesi görkemli düşünceler içeren bir felsefe sisteminin mimarıydı; daha yaşarken bile etkisini hissettiren ve aynı zamanda karşı çıkışlara maruz kalan, ölümünden sonra felsefesi farklı ve hatta, sağ Hegelciler ve sol Hegelciler ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, karşıt perspektiflere kaynaklık etmeye devam eden, neredeyse yüzyılın ardından yine zihinsel dünyanın şekillenmesinde gerek olumlanarak gerek olumsuzlanarak büyük bir rol oynayan ve düşüncesi, özellikle de “devrimin cebiri” denen diyalektiği, akademik tartışmaların dışına taşıp bir şekilde Marksistler aracılığıyla mevcut realiteye, öğrencilere, dahası eğitimsiz halk kitlelerine, işçilere, köylülere taşınan…

Düşünceler kitleler tarafından sahiplendiğinde maddi bir güce dönüşür demişti Marx. Gerçekten de ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl, dünyayı rasyonel bir şekilde değiştirmek isteyenlerin düşüncelerinin, Varlık karşısında salt öznel bir şey olarak kalmayıp ete kemiğe büründüğüne, giderek nesnel bir hal aldığına tanıklık etti.

Tüm bu düşüncenin nesnelleşme sürecinde “Hegel’in Gölgesi”ni görmemek mümkün değil.

‘Hegel’in Gölgesi Bakunin’den Adorno’ya, Hegel’in felsefesinin neredeyse tüm yönlerine işaret eden bir girişin ardından, Hegel tartışmalarına ışık tutuyor, ona yöneltilmiş değişik suçlamaları gündeme getiriyor ve özellikle de dört ülkedeki –Rusya, Fransa, İtalya ve Almanya– Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürüyor.

Bu bakımdan Türkçede eksikliğini hissettiğimiz bir boşluğu doldurarak önemli bir kaynak oluşturuyor.

Marksist bir perspektiften hareket eden yazarın tüm bu tartışmalar boyunca idealizm ve materyalizmin birliği temelinde geliştirilmiş bir diyalektik kavrayışın önemine dikkat çektiğini de ayrıca belirtmek gerek.

  • Künye: Yener Orkunoğlu – Bakunin’den Adorno’ya Hegel’in Gölgesi, Nota Bene Yayınları, felsefe, 488 sayfa, 2022

Sinan Aral – Furya Makinesi (2022)

Sosyal medyanın seçimlerimizi etkilediğini biliriz de sağlığımız üzerindeki olumsuz etkilerini pek bilmeyiz.

Sinan Aral’ın konuyu zengin ayrıntılar eşliğinde irdelediği bu kitabı, bir sosyal medya kullanma kılavuzu olarak okunmalı.

Sosyal medya dünyayı birbirine bağladı ama aynı zamanda yalan ve sahte haberlerde büyük bir artışa ve bunun sonucunda pek çok toplumsal soruna yol açtı.

Sinan Aral’a göre, günümüzün sosyal teknolojisini kendi büyük vaadine doğru yönlendirmek ve bizi birbirimizden uzaklaştırabilecek yollardan kaçınmak için sosyal medyanın politika, ekonomi, toplum sağlığı, hatta kişisel sağlığımız üzerindeki büyük etkisinin farkına varmamız çok önemli.

Aral, onlarca yıllık araştırma ve deneyiminden yararlanarak en güçlü sosyal ağları inceliyor ve kritik bir soruyu ele alıyor: Sosyal medya aslında seçimlerimizi –iyi ya da kötü yönde– ne kadar şekillendiriyor?

‘Furya Makinesi’, bilgisayar korsanlarından marka pazarlamacılarına kadar düşünme ve hareket etme şeklimizi değiştirmeyi uman herkese, sosyal medyanın arkasındaki teknolojinin hep aynı davranış kalıbını nasıl sunduğunu, sonuçlarınınsa seçimlerden iş dünyasına, sağlıktan flörtleşmeye kadar her şeyi nasıl etkilediğini gösteriyor.

Kitap ayrıca “ağ etkileri”nin Facebook gibi ağların muazzam büyümesini nasıl beslediği, sosyal medyanın sinirbilimsel açıdan beynimizi ne şekilde etkilediği, sahte haberlerin gerçek sonuçları ve sosyal derecelendirmelerin gücü gibi çeşitli konuları da irdeliyor.

‘Furya Makinesi’, sosyal medyanın daha dikkatli tüketicileri olmak için stratejiler belirleyerek, dünyamızı yeniden tanımlayan teknolojiyi anlamak ve iyi kullanmak için okurlara sağlam bir rehber sunuyor.

  • Künye: Sinan Aral – Furya Makinesi: Sosyal Medya Seçimlerimizi, Ekonomimizi ve Sağlığımızı Nasıl Bozuyor?, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, Tellekt Kitap, inceleme, 448 sayfa, 2022

İlhami Yurdakul – İktidarın Ruhu (2022)

Osmanlı yıkılıp Cumhuriyet kurulsa da kimi imtiyazlar isim değiştirerek devam etti.

İlhami Yurdakul, Osmanlı’daki beşik ulemalığı ve paşazade imtiyazlarının Cumhuriyet devrinde nasıl yeni seçkinci sınıfın iktidar ve iktidarın nimetlerini kullanma imtiyazına dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Kitabın giriş kısmında Osmanlı Devleti’nin geleneksel iktidar ve toplum yapısını çağdaşı Batılı iktidar ve toplum yapısıyla kıyaslanıyor, ardından geleneksel iktidar yapısı ve zihniyetinin yerine ikame edilen modern devletin üç temel esası olan “kurumsallaşma, ihtisaslaşma ve meclisleşme” süreci açıklanıyor.

Kitabın ana bölümlerinde, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e üç imtiyazın izi sürülmüş.

Bunlardan ilki eğitim ve atama imtiyazı olan beşik ulemalığı; ikincisi ilmiye mensuplarına en ağır ceza olarak sürgün cezasının verilmesi ve istisnaları olmakla beraber idamdan masuniyet; üçüncüsü de ilmiye mensuplarının mallarının müsadere edilmemesi, miras bırakma ve servet imtiyazları olan müsadereden masuniyet.

Böylece ilmiye zümresi, ordu ve sivil bürokrasideki muadillerine nispeten atama/terfi, can ve mal güvenliği gibi temel üç ayrıcalığın güvencesi altında yaşamlarını sürdürdü.

Bu imtiyazlar modern devletin teşekkül sürecinde, özellikle Tanzimat ve Meşrutiyet devrinde yavaş yavaş kaldırıldı.

Ancak zihniyet kodlarının devamı, yeni imtiyazlı zümrelerin doğmasını kaçınılmaz kıldı.

Beşik ulemalığı ve paşazade imtiyazlarının yerini II. Meşrutiyet devrinde “rical-i gayb” denilen İttihad ve Terakki Partisi mensuplarının imtiyazı; Cumhuriyet devrinde de “beyaz Türk” denilen yeni bir seçkinci sınıfın iktidar ve iktidarın nimetlerini kullanma imtiyazı aldı.

Aynı şekilde siyaseten katlin yasal olarak ilgasına rağmen muhalifi ortadan kaldırma yöntemi olarak siyasi idamlar ile ekonomik güçten yoksun bırakma amacıyla özel mülk ve emlakin hazineye devri yoluyla müsadere usulü 1960’lı yıllara kadar devam etti.

İşte çalışma, devletten tevarüs edilen kişizade imtiyazları modern devlet düzeninde de yeni hal ve renkler alarak nasıl varlığını sürdürdüğünü, geleneksel devlet yerine ikame edilen modern devlet düzeninde de iktidar ve iktidarın nimetlerinin belli bir zümre ile nasıl paylaşıldığını, muhaliflerin zaman zaman idam edildiğini ve mallarının hazineye aktarıldığını ortaya koymasıyla çok önemli.

  • Künye: İlhami Yurdakul – İktidarın Ruhu: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kişizade İmtiyazları (Beşik Uleması, Siyaseten Katl, Müsadere), İletişim Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2022

Antonio Negri – İsyanlar (2022)

Devrimler, mutlak demokrasiyi nasıl inşa edebilir?

Antonio Negri, Machiavelli’den Spinoza’ya ve Marx’a uzanarak modern siyasi rasyonaliteyi altüst edecek devrimci bir siyaset felsefesi kuruyor.

Şimdiye kadar devrimler devlet aygıtını daha da yetkinleştirmekle yetindi. Devlet biçiminin değil çokluğun mutlak demokrasisinin kaynağı olacak bir kurucu iktidar nasıl düşünülebilir?

Devrimci düşünce ve pratiğin gerçek mirası ve asıl vaadi bu değil midir?

Negri ‘İsyanlar’da, Machiavelli’nin Floransa’sından İngiliz Devrimi’ne, Amerikan ve Fransız Devrimleri’nden Rus Devrimi’ne modern isyan ve devrim süreçlerine bu sorularla geri dönüyor.

Demokratik ve devrimci kuvvetlerin başlattığı bu kurucu süreçlerin düzene geri dönüşle ve devletin yeniden diriltilmesiyle kapandığı her seferde, iktidarın iki anlamı, siyasala iki farklı yaklaşım arasındaki antagonizma da yeniden belirdi.

Değişim kuvvetlerinin ve çokluğun sınırsız arzularının önünü açan etkin kurucu iktidar ile bu kuvvetleri ve arzuları kaparak sınırlandıran kurulu iktidarın ilişkisi daima bir krize işaret eder.

Ama Negri kurucu iktidarı bu krizi sürekli yeniden üretecek bir diyalektiğin içine kapatmaz.

Aksine Machiavelli’deki çatışmalı güç siyasetine, Spinoza’da olduğu gibi çokluğun arzusuna ve Marx’taki gibi canlı emeğin yaratıcılığına dayanan bir kurucu iktidarın kopuş gücünde mutlak bir demokrasinin olanaklarını görür.

Kurucu iktidarın tek güvencesi, güç ile çokluk arasındaki ilişkinin sürekliliği ve yaratıcı devingenliğidir.

Bu süreklilik ve devingenlikte, çokluğun Bir, gücün iktidar tarafından kapılması artık mümkün olmaz.

Modern siyasi rasyonaliteyi altüst edecek devrimci bir siyaset felsefesinin temeli ancak çokluğun kurucu gücünde bulunabilir.

  • Künye: Antonio Negri – İsyanlar: Kurucu İktidar ve Modern Devlet, çeviren: Ebru Kılıç, Otonom Yayıncılık, siyaset, 464 sayfa, 2022

Max Weber – Antik Uygarlıkların Tarım Sosyolojisi (2022)

Max Weber’den Antikçağın sosyal ve ekonomik gelişimi hakkında eşsiz bir inceleme.

Weber, 3000 yıllık bir tarih boyunca siyasi ve entelektüel gelişmeleri şekillendiren kurumsal çerçevenin izini sürüyor.

Modern sosyolojinin kurucularından biri sayılan ve sosyolojik yöntemi yetkinleştiren Max Weber’in iktisatçı, hukukçu ve tarihçi yönü zaman zaman göz ardı edilmiş, görüşleri ‘idealist’ diye yaftalanıp genellikle Karl Marx’ın fikirlerinin karşısına konmuştur.

Kimilerince ‘Antikçağın toplumsal ve iktisadi gelişimi hakkında bugüne dek yazılmış en özgün ve derinlikli çalışmalardan biri’ olarak görülen elinizdeki kitap, bir bakıma Weber’in işte bu gibi önyargılara bir itirazıdır.

Weber, uzun süre boyunca görmezden gelinmiş, değeri sonraları anlaşılmış bu çalışmasında sosyoloji, iktisat ve hukuk bilgisiyle donanmış bir tarihçi gözüyle 3000 yıllık bir tarih boyunca siyasi ve entelektüel gelişmeleri şekillendiren kurumsal çerçevenin izini sürüyor.

Antikçağın Mısır, Roma, Mezopotamya ve Ege uygarlıklarının iktisadi ve sınıfsal ilişkilerini somut, maddi koşullarından hareketle ve hayranlık uyandırıcı bilgi birikimi ve tartışmacı tavrıyla çözümlerken, bugün bildiğimiz kapitalizmin neden Antikçağ yerine feodal Ortaçağda sahneye çıktığı sorusuna bir yanıt arıyor.

  • Künye: Max Weber – Antik Uygarlıkların Tarım Sosyolojisi, çeviren: Gamze Karaca ve Özgür Balkılıç, Fol Kitap, sosyoloji, 520 sayfa, 2022

John Pickard – Dinsel Efsanelerin Kökeni (2022)

Dinlerin sıkı bir Marksist eleştirisi…

John Pickard, dinler ve peygamberlere dair anlatıları sorguluyor ve toplumların dizginlerini elinde tutmak açısından örgütlü dinin iktidarlar tarafından nasıl ustaca kullanıldığını da gözler önüne seriyor.

Kitap, mevcut dinler tarihi literatürüne ve tarihsel çalışmalara Marksist dünya görüşünün eleştirel gözlükleriyle bakan on yıllık bir araştırmanın ürünüdür.

Karl Kautsky’nin Hıristiyanlığın Kökenleri çalışmasından esinlenen John Pickard, çalışmasını diğer iki yaygın dini de kapsayacak şekilde genişleterek, söz konusu dinlerin temsilcisi peygamberlere ilişkin anlatıları sorgular.

Yeryüzüne dair kadim başlangıçlar ve kökler (“Başlangıçta söz vardı”) tartışmasının izini süren Pickard, Marx’ın deyişiyle, “radikal olmanın meselenin köklerini anlamaktan geçtiğinin” altını çizer.

Senkretizmin en özlü temsili, ortak köklere sahip üç semavi dinin incelenmesini, metinler arası okumaların ötesinde tarihsel materyalizmin ışığında ele alan eser, ex nihilo (hiçten var etme) mitinin her fırsatta altını oyar.

Kutsal metinleri ve dönemin diğer kaynaklarını tarihsel okumalar temelinde üretici güçlerin dinamiği ve arkeolojik bulgularla destekleyen yazar, “müjdelenen söz” çerçevesinde aşkınsal, doğaüstü olanın yüceltilip her fırsatta bedenin ve en aşağıdaki yoksulların hedef alındığını ortaya koyar.

Nitekim, zenginliğin yoksullara kısmen “pay edilmesini” ancak iman (fide¯s), yani sadakat ile bağlanma temelinde şart koşan örgütlü dinsel güçler, ilahi güçle insan arasındaki rabıtayı –“rel(l)igio”– tekellerine alıp kendilerine tabi kıldıkları ölçüde din niteliğini kazanmaktadır.

Kitap, Rabbinik hareketle başlayıp daha sonrasında piskoposluk ve İslami cemaatler yoluyla sosyal yardımlar adı altında örgütlenen geleneklerin günümüz iktidarlarının en önemli yatırımı olduğunu da gözler önüne seriyor.

Örgütlü dinlerin, sınıflı-devletli toplumların ideolojik aygıtlarına ve aynı mantıkla yanlış bilince indirgenmesi riskine dikkat çeken yazar, çözümü Faustvari bir deyişle, “başlangıçta eylem vardı” nidasıyla sokakta ve sınıf mücadelesinde arar.

  • Künye: John Pickard – Dinsel Efsanelerin Kökeni: İbrani Dinlerin Marksist Eleştirisi, çeviren: Akın Sarı, Ayrıntı Yayınları, din, 528 sayfa, 2022

Pierre Bourdieu – Dünyanın Sefaleti (2022)

‘Dünyanın Sefaleti’, sefaletin çağdaş veçheleri üzerine muazzam bir sosyolojik çalışma.

Pierre Bourdieu’nün yetkin bir araştırma ekibiyle üç yıl boyunca Fransa’yı karış karış gezerek neoliberal yıkımın mağduru ezileni dinliyor.

1990’lı yılların başlarından itibaren üç yıl boyunca, Bourdieu’nün yönetiminde bir araştırma ekibi, toplumsal sefaletin çağdaş veçhelerinin izinde Fransa’yı boydan boya arşınlar.

Amaç, neoliberal kasırga altında acı çeken Fransa’yı konuşturmak, şimdiye dek söz hakkı tanınmamışlara bu hakkı vermektir.

Mekânlar, insanlar ve yaşam kesitleri, “dillendirilmemiş-dillendirilemeyen” ortak bir toplumsal ızdırabın tanıkları olarak arz-ı endam ederler: banliyöler, kenar mahalleler, göçmenler, gençler, işçiler, sendikalar, memurlar, esnaflar, polisler, öğretmenler, yargı mensupları, öğrenciler, emekliler, işsizler, çiftçiler…

Sosyolog burada artık bir ebedir; ezilene giderek, onu dinleyerek toplumsal sefaleti doğurtacak ve bunu kolektif bir “yüzleşme” (acıyı kusturma) seansına tahvil edecek olan odur.

Mülakatın kendisi, özellikle de yürütülüş biçimi, tüm bu tahakküm kırıcı “müşterek psikanalizin” merkezinde yer alır.

Bourdieu, bilinen tüm standart yöntemleri, sosyoloji derslerinde anlatılabilecek türden yöntemsel “zırvaları”, sıradan yöntem kitaplarının kuru ve anlamsız tasniflerini unutun der gibidir: Yakın yöntem kitaplarını!

Sanki bilimin o alışılagelen karmaşık ve mesafeli dili; sosyoloğun, sözcüsü olmaya soyunduğu o insanların ızdırabını içinde hissetmesinde ve bu duyguyu, öfke ve isyanı olabildiğince sadık biçimde aktarmasında yetersiz kalacakmış gibi…

Yalın ve dolayımsız “gerçeklik”: Sefalet!

Başka bir sosyoloji pratiği, başka bir Bourdieu…

  • Künye: Pierre Bourdieu vd. – Dünyanın Sefaleti, çeviren: Levent Ünsaldı, Aslı Sümer, Hatice Esra Mescioğlu, Özlem İlyas, Laçin Tutalar, Baran Öztürk, Zeynep Baykal ve Özlem Akkaya, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 955 sayfa, 2022