Ward Farnsworth – Stoacılığı Yaşamak (2024)

Farnsworth, bu derslerde Stoacılığın teknik ve metafizik detaylarına girmez; ölüm, arzu, haz, tutku, erdem ve yargı gibi bizi doğrudan ilgilendiren ve yaşamımızda hayati bir öneme sahip olan konulara odaklanır.

En çok faydalandığı figürler, öğretinin simge isimleri Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’tur.

Fakat Farnsworth, bu meşhur temsilcilerle sınırlı kalmaz; Epikür, Cicero, Plutarkhos, Montaigne ve Schopenhauer gibi Stoacı sayılmayan pek çok farklı isimden de birçok alıntı sunar.

Böylece Stoacılığın zamanı aşan bir öğreti olduğunu bize gösterir.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitap, insan doğası ve bu doğanın idaresi hakkındadır. Antik dönemlerde, veya belki de tüm tarih boyunca, bu konuyu en zekice işleyenler Stoacılardı. Nasıl düşünmemiz ve nasıl yaşamamız hakkında tavsiye verdiklerinde, günümüzde ‘Stoacı’ kelimesiyle özdeşleşen nemrut bir duygusuzluk akla gelmemeli. İlk Stoacılar, filozofların ve psikologların en maharetlilerindendi; üstelik son derece uygulamacı kişiliklerdi; gündelik yaşamın sorunlarına çözümler sunuyorlardı ve akıldışı eylemlerimizin üstesinden gelmek için tavsiye veriyorlardı, ki bu çözümler ve tavsiyeler günümüzde hâlâ geçerlidir ve işe yaramaya devam etmektedir. Bu kitaptaki bölümler, onların en faydalı öğretilerini on iki ders halinde sunmaktadır.”

  • Künye: Ward Farnsworth – Stoacılığı Yaşamak, çeviren: Adem Beyaz, Kolektif Kitap, felsefe, 360 sayfa, 2024

Baron d’Holbach – Doğanın Düzeni (2024)

Baron d’Holbach, bu yapıtında insanı hem kendi türüyle hem de din adamlarının düşselliğince mevcut olduğu varsayılan tinsel varlıklarla olan ilişkileriyle irdeliyor; boş inançları, bağnazlığı ve hoşgörüsüzlüğün yanılgıları ve kötü sonuçlarının kaynağına iniyor; arı bir ahlakı yücelterek, içinde bulunduğumuz toplumda mutluluk ve huzurla yaşayabilmemiz için incelikli, hoşgörülü, yardımsever olmamızı öğütlüyor.

d’Holbach’a göre, insanın mutsuzluğunun temel nedeni, çocukluktan başlayarak aktarılmış önyargılar ile doğaya ilişkin bilgisizliğidir.

Doğayı tanımayan insan karanlık düşlemlerin ardına düşer.

Birtakım aşkın varlıkların düşlemlerinden yardım umar.

Doğanın doğru yolunu bilmediğinden doğru yoldan sapar.

Papazlar ve tiranlar kendi çıkarları için bu bilgisizliği kullanırlar.

Aklının bilincinde olmayan ve değerini bilmeyen insan bu çıkar gruplarının zincirleriyle bağlı bir yaşama saplanıp kalır olur.

Her türden teoloji bu yalanları insanlar arasında yaymaktadır ve bunlardan tümden kurtulmak gerekir.

Bunun yolu da insanların doğayı tanıyarak kendi akıllarının değerini bilmeyi ve saygı duymayı öğrenmeleri, cesur olmaları ve aşkın düşlemlerle oyalanmak yerine doğruluk, iyilik ve barış sevgisinin ardından gitmeleridir; çünkü, ahlaktan başka gerçek din yoktur.

d’Holbach diyor ki kısaca, boş inançla boş boş bakma; akılla, bilimle, erdemle dol da öyle bak kendine ve dünyaya….

Bu çeviri ‘Le Système de la Nature’ün bütün halinde ilk çevirisi.

  • Künye: Baron d’Holbach – Doğanın Düzeni, çeviren: A. Kadir Paksoy, Kabalcı Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2024

Allen W. Wood – Kant’ın Etik Düşüncesi (2024)

Allen Wood, ‘Kant’ın Etik Düşüncesi’ kitabında, modern dönemin en önemli filozofu Immanuel Kant’ın ahlak düşüncesine dair kapsamlı ve titiz bir analiz sunuyor.

Kant’ı Aydınlanma’nın tarihsel ve felsefi bağlamı içinde ele alan Wood, onun ahlak düşüncesini şekillendiren entelektüel akımları belirginleştirirken bir yandan da onun fikirlerinin kendisinden sonraki döneme etkisini ortaya koyuyor.

Kant’ın etik düşüncesini, daha kolay anlaşılabilecek ve günümüz etik sorularıyla daha yakından ilişkilendirilebilecek yeni bir yaklaşımla sunmaya çalışan Wood, kitabın ilk kısmında, Kant’ın özellikle ödev, otonomi ve kategorik buyruk gibi önemli kavramlarının ahlak düşüncesindeki temel rollerini sunarken, ikinci kısmında ise bu düşüncenin antropolojik uygulamalarını aktarıyor.

Wood’un bu eseri, Kant felsefesi ya da etik alanıyla ilgilenen herkes için temel bir başvuru kaynağı olmaya aday.

Kitaptan bir alıntı:

“Açıkça görüldüğü üzere, Kant’ın hem ahlaki ilkeleri hem de insan doğası kuramı sadece kendimizden duyduğumuz hoşnutsuzluğu artırmak için tasarlanmıştır. Hegel’in aksine, Kant için felsefenin vazifesi bizi insanlık durumuyla uzlaştırmak değildir. Kant, rasyonel varlıklar olarak durumumuzun tatminsizlik, kendine yabancılaşma ve bitimsiz bir mücadele hâli olması gerektiğini düşünür. Felsefe bunu aşmaya çalışmamalı, yalnızca bu durumun kaçınılmazlığıyla yaşamamıza ve daha da önemlisi, bize biçilen bu acılı vazifede ilerleme kaydetmemize yardımcı olmalıdır.”

  • Künye: Allen W. Wood – Kant’ın Etik Düşüncesi, çeviren: Umut Eldem, Seniye Tilev, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 480 sayfa, 2024

Kolektif – Kant Sonrası Kant (2024)

Kant felsefesi bugün yalnızca felsefeyle sınırlı olmayan geniş bir etki alanına sahip ve güncelliğini fazlasıyla koruyor.

Böylesi önemli bir felsefi canlılığa katkı verme amacı güden bu kitabın temel sorusu ise Kant’tan sonraki filozofların Kant’ı nasıl ele aldıkları.

Kant’a henüz hayattayken yöneltilen eleştirilerle başlayan ‘Kant Sonrası Kant’ yirmi birinci yüzyıl filozoflarının yorumlarına dek uzanıyor.

Yöneltilen olumlu ya da olumsuz eleştirileri, geçen yaklaşık iki yüz elli yıllık süreci takip ederek yine birbirinden önemli filozofların düşünce dünyaları içinde gözden geçiriyor. Böylelikle bugün bir tekrar yaratmaktan çok yaratıcı eleştirilerin ve katkıların önünü açmayı umut ediyor.

Her biri Türkiye’de alanının önemli isimleri arasında anılan yazarlar tarafından kaleme alınan Kant Sonrası Kant epistemolojiden estetiğe, ahlaktan politikaya pek çok disiplinin içinden geçerek okura muazzam bir düşünce zenginliği sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Kant Sonrası Kant, editör: Selda Salman, Alfa Yayınları, felsefe, 832 sayfa, 2024

Abdullah Kaygı – Sanat Felsefesi ve Sinema Sanatı (2024)

Sanat bilgi kaynağı olabilir mi?

‘Sanat Felsefesi ve Sinema Sanatı’nda bu soruya cevap aranırken iki temel perspektif inceleniyor: malzemede mahirlik gerektiren ve estetik nitelikleri vurgulayan zanaatkârlık olarak sanat ile insanlık durumuna dair derin içgörüler sunan evrensel hakikatlerin aktarıcısı olarak sanat.

Her iki görüşü titizlikle ele alan yazar, çağdaş sanat kuramlarının yarattığı kavram kargaşasında sanatın sonunun geldiği iddialarını da çözümlüyor.

Buna göre çağımız sanat kuramlarının bizleri getirdiği yer, sanatın inkârıdır.

Bundan kurtulmanın yolu ise Aristoteles’in insanın doğasındaki olanakları sunan bir disiplin olarak sanat görüşüne ve Kant’ın tekil olanda evrensel olanı gören ve gösteren bir etkinlik olarak sanat görüşüne geri dönmektir.

  • Künye: Abdullah Kaygı – Sanat Felsefesi ve Sinema Sanatı, Akademim Yayıncılık, sanat, 208 sayfa, 2024

Johann Gottlieb Fichte – Tüm Bilim Öğretisinin Temeli (2024)

Fichte, Alman İdealist felsefe geleneğinin önde gelen temsilcilerinden biri.

Kant’ın eleştirel felsefesinden esinlenen Fichte, idealist bir perspektiften insan bilgisinin temellerini araştırdı, bilgiye yönelik sorgulamasına Kant’ın bilgi felsefesinin temel sorularından birini devralarak başladı: “Dünyaya ilişkin uzay-zamansal ve doğa yasalarınca yönetilen deneyimimiz, nasıl mümkün olabilir?”

‘Tüm Bilim Öğretisinin Temeli’nde Fichte, bilimsel bilginin kaynağı ve bilimsel yöntemin temellerini bu soruyla birlikte tartışır.

İlk kez 1794 yılında yayınlanan eser, Fichte’nin yaşamı boyunca çeşitli eklemeler ve çıkarmalarla son halini aldı.

Kendine has sisteminde Fichte, öznel bilinci (Ben) dış dünya ile (Ben-Olmayan) nasıl ilişkilendirdiğini ve bu ilişkinin bilgiyi nasıl mümkün kıldığını ele alır.

Ona göre insan deneyimi, dış dünya ile olan ilişki ve öznel bilincin sürekli bir etkileşiminden oluşur.

Tüm Bilim Öğretisinin Temeli tüm bu bilgilerin ışığında hem Fichte’nin kendine has diyalektik yöntemini hem de Alman İdealizminin düşünsel temelini anlamak adına felsefe okurları için önemli bir birincil kaynak eser.

  • Künye: Johann Gottlieb Fichte – Tüm Bilim Öğretisinin Temeli, çeviren: Ali Nalbant, Say Yayınları, felsefe, 256 sayfa, 2024

Florent Guénard – Eşitlik Tutkusu (2024)

 

Modern toplumlar eşitliği temel değerlerden biri olarak kabul ediyor.

Nitekim günümüzde kimlik etrafındaki ayrımcılıklara karşı eşitlik mücadelesi gün geçtikçe güçleniyor.

Buna karşılık maddi eşitlik mücadelesi güç kaybetti ve bu alandaki eşitsizlikler derinleşiyor.

Bu paradoksu nasıl anlamalı?

Eşitlik arzumuz adaletsizlikten rahatsız olmayacak kadar zayıfladı mı yoksa?

Florent Guénard eşitlik ile kurulan ruhsal ilişkinin karmaşık olduğunu gösteriyor.

Yazara göre eşitlikçi toplumlarda eşitlik, hem bireyler arasındaki ilişkiyi yapılandırdığı hem de her bireyin kendini değerlendirmesi için bir kıstas oluşturduğu için başlı başına bir değer olarak benimseniyor.

Modern ve eşitsiz toplumlarda ise bu tutku ortadan kalkmıyor ama kılık değiştiriyor: Herkes kendisi için eşitlik ister bir hale geliyor, çünkü modern hayatta onur duygumuz yaşam düzeyleriyle ilgili kıyaslamalardan etkileniyor.

Maddi koşulların eşitsizliği özsaygımızı yaralayabiliyor.

Kuşkusuz buna tepki olarak gelişen duyguların da bugünkü toplumsal isteklerimizi önemli ölçüde açıkladığı görülüyor.

Gelirde ve mirasta eşitsizliğin azaltılması bugün artık sadece siyasi bir seçenek değil, tarihsel bir zorunluluk haline geldi.

  • Künye: Florent Guénard – Eşitlik Tutkusu, çeviren: Zehra Cunillera, Metis Yayınları, felsefe, 272 sayfa, 2024

Claire Marin – Kopuş(lar) (2024)

‘Kopuş(lar)’, insan deneyiminin en asli unsurlarından biri olan “kopuş” olgusu ve fikri üzerine kaleme alınmış muhteşem denemelerden oluşan bir kitap.

Felsefeci Claire Marin, yayınlandığı yıl Fransa’da büyük bir yankı uyandıran kitabında bir “kopuş çağı”nda yaşadığımızı ve aşk, ölüm, boşanma, yaşlılık, zorunlu/zorunsuz göç, aile içi şiddet, ağır hastalıklarla mücadele gibi temel insani “sorunların” doğasını doğru anlayabilmek için acilen bir “kopuş pedagojisi” üzerine düşünmeye başlamamız gerektiğini savunuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“İster kendimiz seçelim ister maruz kalalım, kopuş bizi dayanılmaz bir psişik ve fiziksel burulmaya tâbi tutar; kimliğimizin, varoluşumuzun biçimini kaybetmesine katlanmamız gerekir. Bu biçimsizleşme sırasında korkunç varlıklara dönüşürüz. İstesek de istemesek de. Mutsuzluk, reddedilmenin utancı, sevgisizliğin şiddetinin getirdiği bir biçim kaybı. Bazen de zalim varlıklara dönüşürüz: karısını ve çocuklarını terk ederek; ebeveynlerini, kökenlerini inkâr ederek; yasayı, değerleri, dini ayaklar altına alarak geri dönmemek üzere çekip giden zalim varlıklara. Çok özel bir ‘omurga’ları olduğu için deformasyona tahammül edebilenler, eğilip bükülmeye en elverişli olanlar bunu atlatır. Bazı yapılar aynı anda hem sağlam hem esnektir… İster biz tercih etmiş ister maruz kalmış olalım, kopuşlar bize aittir. Aileden, arkadaşlardan, sevgiliden, ortamından kopmak; meslek, ülke, dil değiştirmek; belki de bağlardan çok kopuşlar bizi inşa eder.”

  • Künye: Claire Marin – Kopuş(lar), çeviren: Yağmur Ceylan Uslu, İnka Kitap, felsefe, 148 sayfa, 2024

Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm (2024)

“Ya gerçek ateistler olmak istiyorsak dini bir yapıyla hareket etmeye başlayıp onu içeriden zayıflatmak zorundaysak?”

Slavoj Žižek uzun zamandan beri Hıristiyan teolojisi üzerine yaptığı dikkate değer yorum ve eleştirileri bu çalışmasında derleyip topluyor.

Politik gündemin ve bilimsel tartışmaların en güncel olgularının içinden geçerek yürüttüğü tartışmada, kendisiyle tutarlı materyalist bir ateizmin dolaylı yolunu gösterebilmek için Kutsal Kitapların -tabir-i caizse- altını üstüne getiriyor.

Žižek için ateizmin sorunu basitçe Tanrının varlığı ya da yokluğu problemi değildir.

Bunun yerine inanmama deneyiminin kendisini sorgulamak gerekir: Gerçek bir ateist ancak dinin dolayımından geçtikten sonra hakiki bir inançsızlık deneyimi yaşayabilir.

Çünkü ilahi varlığa müsaade edildiğinde Tanrı zaten kendisini tablodan silecektir.

Hıristiyanlığı eşsiz kılan deneyim insanları Tanrıdan ayıran boşluğun bizzat Tanrının kendisinde bulunmasıdır.

Budist düşünce, diyalektik materyalizm, politik öznellik, Yahudi karşıtlığı, MeToo hareketleri, Siyah mücadelesi, toplumsal cinsiyet tartışmaları etrafındaki gerilimler ve kuantum fiziği, yapay zekâ etrafında dönen tartışmalar gibi geniş bir yelpazeden ilerleyen bu kitap, Žižek’in bugüne kadar teoloji ve din üzerine en kapsamlı çalışması.

‘Hıristiyan Ateizm’ çağdaş spiritüelliğin önde gelen kaynaklarından birisi olan Budist düşüncenin varyantlarını incelikli şekilde çözümlediği gibi, pek çok kafası karışık New Age zırvasının istismarına konu olan kuantum fiziği etrafındaki yorum kargaşasına hakkını vererek geniş bir yer ayırıyor.

Ve birbiriyle bağdaşmaz görünen tüm bu tartışmaların arkasında Žižek’in diyalektiği yanına alan birleştirici kahkahasını duymak mümkün: Savunmamız gereken dini yapının kendi kendisini yok ettiği materyalist prosedürdür; “tanrının kötü veya aptal olduğunu iddia etmek … içindeki ilahi düşüncenin kendisini yok ettiğinden tanrı yoktur diyen iddiadan bile daha rahatsız edicidir.”

  • Künye: Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm: Nasıl Gerçek Bir Materyalist Olunur, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, felsefe, 408 sayfa, 2024

Henri Bergson – Zaman İdesinin Tarihi (2024)

Bergson’un 20. yüzyılın başlangıcına damgasını vuracak olan şöhretinin hem tanığı hem de kaynağı olma ayrıcalığına sahip bu derslerin kayıtları bize göstermektedir ki, daha o tarihte, düşüncesinin belkemiğini oluşturan “zamanı süre cinsinden açma” fikri, zihninde ilmek ilmek dokunmuştu.

Zira Charles Péguy’un profesyonel stenografları tarafından kelimesi kelimesine kaydedilmek suretiyle Bergson’un neredeyse canlı sözüne eşdeğer olarak günümüze aktarılan bu dersler, 1907 yılında yayımlayacağı ‘Yaratıcı Tekâmül’ kitabının dördüncü bölümünde kendi bakış açısıyla irdeleyeceği felsefe –ya da daha doğru bir ifadeyle felsefi sistemler– tarihinin bir eskizi niteliğinde olup Batı felsefe ve bilim tarihine kendi süre düşüncesi içerisinden Bergson’un panoramik ve eleştirel bakışına dair bir ilk sunum olma özelliğini de taşıyor.

Elealı Zenon’un sofizmiyle başlayıp Platon diyaloglarına ayırdığı titiz bir incelemenin ve Aristoteles’te zaman mefhumuna ilişkin detaylı bir değerlendirmenin ardından yer verdiği Plotinos’la Yunan düşünce tarihini kapatan Bergson, buradan Rönesans Platoncularına geçiş yapar; Giordano Bruno ve Cusalı Nicholas’a uğrar; Benedetti’den Galileo, Roberval, Barrow ve Newton’a metafizik tarihiyle bilimler tarihinin nasıl birbiri içine geçtiğini ortaya koyarak Descartes ve Leibniz’in ardından Kant’a kadar gelir.

Bergson’a göre düşünce için esas olan “kendimizi sezgisel bir gayret göstermek suretiyle düşünmek istediğimiz şeyin içinde konumlandırmak, o şey hakkında dışarıdan edindiğimiz görüşler yerine, o şeyle entelektüel bir sempati kurmak”tır.

  • Peki bu mümkün müdür?

Bergson’un bu soruya bu ders kapsamında verdiği cevabı şöyledir: “Varlıklar ve şeylerin birbirlerine göründüğünden çok daha az dışsal olduğu gösterilebilirse mümkün olacaktır.”

Bu önerme, Newton’un deterministik evreninin ve her ne kadar Newton’a karşı görünse de onunla uyum içinde olan Einstein’ın genel görelilik kuramının yanlışlığını ortaya koyan kuantum mekaniğine göz kırpar niteliğiyle güncelliğini koruyor.

Nihan Çetinkaya’nın bu titiz çevirisine Oğuz Haşlakoğlu’nun Türkçe baskı için kaleme aldığı önsöz eşlik ediyor.

‘Zaman İdesinin Tarihi’ felsefe tarihine önemli bir katkı.

  • Künye: Henri Bergson – Zaman İdesinin Tarihi: Collège de France Dersleri 1902-1903, çeviren: Nihan Çetinkaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, felsefe, 358 sayfa, 2024