Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler (2026)

Carole Hillenbrand’ın bu çalışması, Ortaçağ İslam dünyasında Türklerin oynadığı tarihsel rolü geniş bir perspektifle yeniden değerlendiren kapsamlı bir derleme niteliği taşıyor. 1981 ile 2023 yılları arasında yayımlanmış makale ve ansiklopedi maddelerini bir araya getiren kitap, Türklerin yalnızca askerî başarılarıyla değil, İslam medeniyetinin siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümündeki belirleyici etkileriyle de öne çıktığını gösteriyor.

Hillenbrand, Orta Asya bozkırlarından İslam dünyasının merkezlerine uzanan Türk hareketliliğini ele alırken, göçebe yaşam biçiminin Türk toplumunun siyasal örgütlenmesini, savaş stratejilerini ve gündelik kültürünü nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Türklerin askerî disiplinleri, atlı savaş konusundaki ustalıkları ve hareket kabiliyetleri, onları Abbasilerden Selçuklulara kadar birçok İslam devletinde vazgeçilmez bir güç hâline getiriyor. Ancak kitap, Türk tarihini yalnızca fetihler ve savaşlar üzerinden okumuyor; devlet kurma becerileri, yönetim anlayışları ve İslam dünyasına getirdikleri yeni siyasal modeller üzerinde de duruyor.

Eserde dikkat çeken başlıklardan biri de Türklerin İslamiyetle kurduğu ilişkinin karmaşık yapısı. Hillenbrand, İslamlaşma sürecinin tek yönlü bir dönüşüm olmadığını; Türklerin de İslam dünyasını dönüştürdüğünü savunuyor. Eski bozkır gelenekleri, hükümdarlık anlayışları ve toplumsal değerler, İslamî kurumlarla birleşerek yeni sentezler ortaya çıkarıyor. Böylece Selçuklu ve sonraki Türk-İslam devletleri yalnızca din değiştirmiş toplumlar değil, İslam medeniyetinin karakterini yeniden şekillendiren tarihsel aktörler olarak beliriyor.

‘Ortaçağda Türkler’ (‘The Medieval Turks’), kadınların toplumsal konumu, saray kültürü, dinî hayat ve kroniklerde Türk imgesine dair bölümlerle de zenginleşiyor. Özellikle göçebe geleneklerin kadınlara sağladığı görece hareket alanı, yerleşik İslam toplumlarıyla karşılaştırmalı biçimde ele alınıyor. Hillenbrand ayrıca Arap, Fars ve Bizans kaynaklarında Türklerin nasıl tasvir edildiğini inceleyerek, dönemin önyargılarını, hayranlıklarını ve korkularını da görünür kılıyor.

‘Ortaçağda Türkler’, Türkleri yalnızca “kenardan gelen savaşçılar” olarak değil, Ortaçağ İslam dünyasının merkezî kurucu unsurlarından biri olarak değerlendiren bütünlüklü bir çalışma. Kronikler, modern tarih yazımı ve kültürel analizleri bir araya getiren eser, Türklerin İslam medeniyetindeki yerini daha geniş ve daha karmaşık bir tarihsel bağlam içinde yeniden düşünmeye çağırıyor.

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler
Çeviren: Yavuz Alogan • Alfa Yayınları
Tarih • 400 sayfa • 2026

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında (2026)

Andrea Iorio bu eserinde, yapay zekânın hızla dönüştürdüğü iş dünyasında insanların nasıl değer yaratmaya devam edebileceği sorusuna odaklanıyor. Kitabın temel savı, yapay zekânın insan emeğinin yerini tamamen alacak bir rakip olmadığı; doğru kullanıldığında insan yeteneklerini güçlendiren bir ortak hâline gelebileceğini söylüyor. Iorio’ya göre asıl mesele teknolojik gelişmelere direnmek değil, değişen koşullara uyum sağlayabilecek zihinsel ve duygusal becerileri geliştirmekten geçiyor. Bu nedenle eser, teknik yapay zekâ bilgisinden çok insanın kendisini dönüştürmesine odaklanan bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar’ (‘Between You and AI: Unlock the Power of Human Skills to Thrive in an AI-Driven World’), teknolojik dönüşümün yalnızca araçları değil, düşünme biçimlerini de değiştirdiğini vurguluyor. İnsanlar geçmişte olduğu gibi belirli bilgi ve becerilere uzun yıllar boyunca güvenemiyor. Bilginin hızla eskidiği bir çağda öğrenme kapasitesi, merak ve uyum yeteneği en önemli avantajlar hâline geliyor. Iorio, bireylerin değişimi tehdit olarak görmek yerine sürekli öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kitabın zihinsel dönüşüm boyutunun temelini oluşturuyor.

Eserin ikinci önemli boyutu davranışsal dönüşümle ilgili. Yapay zekâ rutin görevleri üstlendikçe insanların yaratıcı düşünme, problem çözme ve karmaşık karar alma becerileri daha değerli hâle geliyor. Iorio, geleceğin iş dünyasında başarının yalnızca teknik uzmanlıktan değil, farklı alanları bir araya getirebilme ve yeni çözümler geliştirebilme kapasitesinden doğacağını ileri sürüyor. Yapay zekâ büyük miktarda veriyi işleyebilirken, hangi soruların sorulacağına ve hangi amaçların izleneceğine hâlâ insanlar karar veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünme ve stratejik bakış açısı giderek daha önemli beceriler hâline geliyor.

Kitabın üçüncü ekseni duygusal ve insani yetkinlikler üzerine kuruluyor. Empati, iletişim, işbirliği ve güven oluşturma gibi özellikler yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği alanlar olarak öne çıkıyor. Iorio’ya göre liderlik de bu nedenle yeniden tanımlanıyor. Geleceğin liderleri yalnızca süreçleri yöneten kişiler değil, insanları ortak amaçlar etrafında birleştiren, değişim karşısında güven sağlayan ve ekiplerin potansiyelini açığa çıkaran kişiler olacak. İnsan ilişkilerinin niteliği, teknolojik yeterlilik kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor.

Yazar ayrıca yapay zekâya ilişkin korkuların önemli bir bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirtiyor. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümün benzer kaygılar yarattığını hatırlatıyor. Ancak yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırırken yeni roller ve fırsatlar da yaratıyor. Bu nedenle bireylerin enerjilerini tehdit senaryolarına değil, teknolojiyi nasıl daha verimli kullanabileceklerine yöneltmeleri gerektiğini savunuyor. Yapay zekâyla rekabet etmek yerine onunla birlikte çalışmayı öğrenmek, geleceğin temel yetkinliklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Sen ve Yapay Zekâ Arasında’, yapay zekâ çağında insanın değerini korumasının yolunun daha fazla teknolojiye benzemekten değil, daha insani özelliklerini geliştirmekten geçtiğini ileri sürüyor. Merak, yaratıcılık, eleştirel düşünme, empati ve uyum sağlama becerileri geleceğin en önemli sermayeleri olarak tanımlanıyor. Iorio, okurları yapay zekâyı korkulacak bir güç olarak görmekten vazgeçmeye ve onu kendi potansiyellerini genişleten bir araç olarak kullanmaya çağırıyor. Böylece kitap, teknolojik dönüşüm çağında bireysel gelişim ile insani yeteneklerin önemini merkeze alan iyimser ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Andrea Iorio — Sen ve Yapay Zekâ Arasında: Yapay Zekâ Çağında Geri Kalmamak ve Öne Çıkmak İçin Yeni Kurallar
Çeviren: Özgür Taburoğlu • Say Yayınları
İnceleme • 296 sayfa • 2026

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak (2026)

François L’Yvonnet bu kısa fakat yoğun çalışmasında, çağdaş düşüncenin en özgün isimlerinden biri olan Jean Baudrillard’ın fikir dünyasına bir giriş sunuyor. ‘Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak’ (‘Entrer dans la pensée de Jean Baudrillard’), Baudrillard’ın düşüncesini sistematik bir öğreti olarak açıklamaktan çok, okuru onun kavramsal evreninde bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. L’Yvonnet’ye göre Baudrillard’ı anlamak, hazır cevaplar veren bir filozofu okumaktan ziyade, modern dünyanın görünürde açık olan gerçekliklerini yeniden sorgulamayı öğrenmek anlamına geliyor. Bu nedenle eser, bir düşünürü özetlemekten çok onun düşünme tarzını kavramaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde Baudrillard’ın modern toplum eleştirisi yer alıyor. Baudrillard, klasik Marksist yaklaşımların üretim ve ekonomi merkezli açıklamalarının artık yetersiz kaldığını düşünüyor. Günümüz dünyasında belirleyici olan şey, malların kullanım değeri değil, taşıdıkları göstergeler ve semboller oluyor. İnsanlar nesneleri ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini kurmak ve toplumsal konumlarını göstermek için tüketiyor. Böylece tüketim toplumu yalnızca ekonomik bir düzen değil, anlamların ve işaretlerin dolaşıma girdiği bir sistem hâline geliyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın en önemli kavramlarından biri olan simülasyon fikrine özel önem veriyor. Baudrillard’a göre çağdaş toplumda insanlar giderek gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsilleriyle ilişki kuruyor. Medya, reklamlar, dijital görüntüler ve iletişim ağları gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sonunda ortaya “hipergerçeklik” adı verilen durum çıkıyor. Bu dünyada imgeler, temsil ettikleri gerçeklikten daha etkili ve daha belirleyici hâle geliyor. Baudrillard’ın düşüncesi, günümüzde sosyal medya ve dijital kültürün yükselişiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazanıyor.

Kitap ayrıca Baudrillard’ın tarihe, siyasete ve iletişime ilişkin görüşlerini de ele alıyor. Baudrillard, modern dünyanın ilerleme, özgürleşme ve rasyonellik anlatılarına kuşkuyla yaklaşıyor. Ona göre çağdaş toplum, bilgi ve iletişim araçlarının artmasına rağmen daha fazla anlam üretmiyor; tersine, aşırı bilgi çoğu zaman anlamın kaybolmasına yol açıyor. Bu nedenle Baudrillard’ın metinleri yalnızca sosyoloji ya da felsefe alanında değil, sanat, sinema, medya ve kültürel çalışmalar açısından da önemli referanslar oluşturuyor.

L’Yvonnet, Baudrillard’ın geleceği tahmin eden bir kâhin değil, yaşadığı çağın görünmez eğilimlerini olağanüstü bir sezgiyle ortaya çıkaran bir düşünür olduğu söylüyor. Bugün dijital ağların, sanal kimliklerin ve görüntülerin egemen olduğu dünyada onun birçok tespiti daha anlaşılır görünüyor. Yazar, okuru Baudrillard’ın kavramlarını ezberlemeye değil, onun sorgulayıcı bakışını benimsemeye davet ediyor. Böylece kitap, Baudrillard’ın düşüncesine yönelik açık, anlaşılır ve yol gösterici bir giriş sunarken, aynı zamanda çağdaş dünyanın gerçeklik, temsil ve anlam sorunlarını yeniden düşünmeye çağırıyor.

François L’Yvonnet — Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak
Çeviren: Oğuz Adanır • Doğu Batı Yayınları
Sosyoloji • 53 sayfa • 2026

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz (2026)

Gabriel Zucman’ın bu kitabı, çağdaş vergi sistemlerinin temel çelişkilerinden birini inceliyor: En zenginler, servetleri büyüdükçe çoğu zaman daha az vergi ödüyor. Zucman, vergi adaleti ve vergi cennetleri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, gelir vergisinin teoride artan oranlı görünmesine rağmen pratikte milyarderler için etkisiz kaldığını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, vergi yükünün geniş toplum kesimlerinde yoğunlaşırken ultra zenginlerin yasal boşluklardan yararlanabilmesi.

‘Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz’ (‘Les Milliardaires Ne Paient Pas D’impôt Sur Le Revenu Et Nous Allons Y Mettre Fin’), Fransa ve diğer ülkelerden verileri karşılaştırarak ortalama vatandaşların gelirleri ve tüketimleri üzerinden yüksek oranlarda vergi ödediğini, buna karşılık milyarderlerin efektif vergi oranlarının çok düşük kaldığını ortaya koyuyor. Bunun nedeni, servetin büyük bölümünün maaş olarak değil, şirket hisseleri ve holdingler içinde tutulması. Böylece servet sahipleri, gelirlerini kişisel kazanç olarak göstermeden zenginleşmeyi sürdürüyor ve klasik gelir vergisinin dışına çıkabiliyor.

Kitapta gelir vergisinin tarihsel gelişimi de ele alınıyor. Zucman’a göre bu vergi başlangıçta eşitsizlikleri sınırlandıran demokratik bir araçtı. Ancak küreselleşme ve finansal karmaşıklık zamanla bu mekanizmayı zayıflattı. Bugün milyarderler için dünya fiilen bir vergi cennetine dönüşüyor. Servetler farklı şirketler ve fonlar arasında dolaştırılarak vergilendirme büyük ölçüde etkisizleştiriliyor.

Eserin merkezindeki çözüm önerisi servete dayalı bir taban vergisi. Zucman, ultra zenginlerin her yıl servetlerinin belirli bir oranına denk gelen asgari bir vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Özellikle yüzde 2 düzeyindeki küresel bir verginin uygulanabilir ve etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu yöntem, gelirin nasıl gizlendiğinden bağımsız olarak serveti doğrudan hedeflediği için mevcut boşlukları kapatmayı amaçlıyor.

Kitabın temel tezi, vergi adaletinin yalnızca mali bir mesele olmadığı yönünde şekilleniyor. Zucman’a göre vergilendirme aynı zamanda demokratik eşitliğin de temel unsurlarından biri oluyor. Ultra zenginlerin kamusal yükümlülüklerden kaçınması, servetle birlikte siyasal gücün de dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu nedenle milyarderleri ulusal dayanışmanın parçası hâline getirecek yeni vergi mekanizmalarının hem demokrasi hem de toplumsal adalet açısından gerekli olduğunu savunuyor. Kitap, küresel eşitsizlik tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 72 sayfa • 2026

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi (2026)

Telmo Pievani bu çalışmasında, yaşamın ve evrenin gelişimini kusursuzluk fikri üzerinden değil, hata, sapma ve rastlantı kavramları üzerinden yorumluyor. Yaygın düşüncenin aksine doğanın mükemmel bir tasarım ürünü olmadığını, tersine sayısız kusur, başarısızlık ve beklenmedik olayın birikimi sayesinde bugünkü çeşitliliğine ulaştığını savunuyor. Yazarın temel tezi şu: yaşam kusurlara rağmen değil, büyük ölçüde kusurlar sayesinde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle kitap, evrimi eksiksiz bir planın uygulanması olarak değil, sürekli değişen koşullara verilen yaratıcı tepkilerin tarihi olarak ele alıyor.

Pievani anlatısına evrenin doğuşuyla başlıyor. Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan madde dağılımlarındaki küçük düzensizliklerin galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu mümkün kıldığını gösteriyor. Eğer evren tamamen simetrik ve kusursuz olsaydı bugün bildiğimiz karmaşık yapılar ortaya çıkamayacaktı. Bu nedenle düzensizlik ve sapma, daha en başından itibaren yaratıcı bir güç olarak işlev görüyor. Evrenin tarihi, beklenmedik olayların yeni olasılıklar üretmesinin öyküsüne dönüşüyor.

Kitabın merkezinde biyolojik evrim yer alıyor. Pievani, DNA’nın kopyalanması sırasında meydana gelen mutasyonların yaşamın çeşitlenmesindeki temel kaynaklardan biri olduğunu anlatıyor. İlk bakışta hata gibi görünen bu değişimler, kimi zaman yeni çevresel koşullara uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Doğal seçilim bu varyasyonlar arasından belirli özellikleri destekliyor, ancak hiçbir çözüm kalıcı bir mükemmellik sunmuyor. Bir dönemde avantaj sağlayan özellikler başka koşullarda dezavantaja dönüşebiliyor. Bu nedenle evrim sürekli ilerleyen bir mükemmelleşme süreci değil, geçici çözümler üreten açık uçlu bir süreç olarak gelişiyor.

‘Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya’ (‘Imperfection: A Natural History’), hayvanlar dünyasından verdiği örneklerle bu görüşü somutlaştırıyor. Devasa boynuzları nedeniyle hareket etmekte zorlanan İrlanda musları, uçamayan kivi kuşları ve sıra dışı anatomik yapılara sahip birçok canlı, doğanın kusursuz tasarımlar üretmediğini gösteriyor. Evrim çoğu zaman sıfırdan yeni yapılar kurmak yerine elindeki malzemeyi dönüştürüyor. Bunun sonucu olarak canlılarda uyumsuzluklar, fazlalıklar ve verimsizlikler ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu eksiklikler yeni uyum yollarının açılmasına katkı sağlıyor.

İnsan bedeni de bu kusurlu tarihin bir ürünü olarak değerlendiriliyor. Apandis, yirmi yaş dişleri, bel ağrılarına yol açan dik duruş ve erkeklerdeki meme uçları gibi özellikler, biyolojik yapımızın kusursuz bir mühendislik ürünü olmadığını gösteriyor. Pievani özellikle insan beynine dikkat çekiyor. Beynin olağanüstü yeteneklerine rağmen birçok çelişki, önyargı ve bilişsel sınırlılık içerdiğini vurguluyor. İnsan zihni, önceden planlanmış bir tasarımın değil, uzun ve karmaşık bir evrimsel tarihin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak Pievani, doğadaki kusurların istisna değil kural olduğunu savunuyor. Yaşamın yaratıcılığı, dayanıklılığı ve çeşitliliği büyük ölçüde bu eksikliklerden kaynaklanıyor. Kusurlar ortadan kaldırılması gereken arızalar değil, yeni olasılıkların kapısını açan üretken kaynaklar olarak beliriyor. Kitap, insanın kendisini ve doğayı mükemmellik idealiyle değerlendirme alışkanlığını sorguluyor; evrenin, canlıların ve insanın tarihini tesadüflerin, uyumsuzlukların ve yaratıcı hataların şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, evrime yalnızca biyolojik değil aynı zamanda felsefi bir gözle bakarak kusurluluğun yaşamın temel koşullarından biri olduğunu ortaya koyuyor.

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya
Çeviren: Bülent O. Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Biyoloji • 168 sayfa • 2026

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar (2026)

Patrick Avrane bu eserinde, psikanalizin çoğu zaman anne-baba ve çocuk ilişkilerine odaklanırken geri planda bıraktığı büyükanne-baba figürünü merkeze alıyor. Yazar, büyükanne ve büyükbabaların yalnızca yaşlı aile üyeleri olmadığını, aile tarihinin, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan değerlerin taşıyıcıları olduklarını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, bir insanın büyükanne ya da büyükbaba olmasının kendi kararıyla değil, çocuklarının ebeveyn olmasıyla gerçekleşmesi. Bu durum, büyükanne-babalığı aile içindeki diğer rollerden farklı ve özgün bir konuma yerleştiriyor. Avrane, klinik gözlemleriyle edebiyat, sinema ve kültür tarihinden örnekleri bir araya getirerek bu ilişkinin ruhsal boyutlarını inceliyor.

İlk bölümlerde aile öyküsü, soy bilinci ve kuşaklar arasındaki bağlar ele alınıyor. Yazar, bireyin kimliğinin yalnızca anne-babasıyla kurduğu ilişkilerden değil, daha eski kuşakların bıraktığı izlerden de şekillendiğini savunuyor. Büyükanne ve büyükbabalar geçmiş ile bugün arasında bir köprü işlevi görüyor. Onlar aracılığıyla aile anıları, köken hikâyeleri ve ortak aidiyet duygusu sonraki kuşaklara aktarılıyor. Avrane’a göre çocuklar çoğu zaman aile tarihini ilk kez büyükanne ve büyükbabalarının anlatıları sayesinde keşfeder.

Kitabın önemli temalarından biri aktarım kavramı. Maddi mirasın ötesinde, değerlerin, geleneklerin, yaşam üsluplarının ve hatta bilinçdışı eğilimlerin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiği inceleniyor. Avrane, büyükanne-babaların üstbenliği temsil etmediklerini, ancak aile kültürünün korunmasında ve iletilmesinde temel bir rol oynadıklarını vurguluyor. Bu aktarım bazen olumlu bir aidiyet duygusu yaratırken bazen de aile sırları, bastırılmış travmalar ve çözülmemiş çatışmalar biçiminde ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü bölümde kuşaklar arası aktarımın karanlık yönleri ele alınıyor. Nicolas Abraham ve Maria Torok’un çalışmalarından yararlanan Avrane, ailelerin sakladığı sırların ve travmaların sonraki kuşakların ruhsal yaşamını etkileyebildiğini gösteriyor. Birey bazen nedenini bilmediği korkuların, utançların ya da tekrar eden davranışların taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece büyükanne ve büyükbabalar yalnızca değerlerin değil, görünmez yüklerin de aktarım noktaları olarak beliriyor.

‘Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu’ (‘Les grands-parents: une affaire de famille’), büyükanne-babalığın aynı zamanda bir yüceltme ilişkisi içerdiğini savunuyor. Victor Hugo’nun torunlarına duyduğu hayranlıktan hareketle, torunların çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına bakışından farklı biçimde idealize edildiğini anlatıyor. Ancak bu sevgi, çocuğun gelişim alanını daraltacak bir müdahaleye dönüşmemeli. Yazara göre iyi bir büyükanne ya da büyükbaba, ebeveynlerin yerini almaya çalışmadan, çocuğa güvenli bir yakınlık sunan kişidir.

Son bölümlerde zaman, yaşlanma ve ölüm temaları öne çıkıyor. Büyükanne-babalar torunlarına yalnızca geçmişi değil, hayatın sonluluğunu da hatırlatıyor. Çocukların tanık olduğu ilk ölümler çoğu zaman onların ölümü oluyor. Buna rağmen yaşam süresinin uzaması, kuşaklar arasındaki ilişkinin daha uzun yaşanmasına imkân tanıyor. Avrane’ın vardığı sonuç, “yeterince iyi” büyükanne-babalığın kurallar koymak ya da otorite kurmak değil; deneyimleri paylaşmak, aile hikâyesini aktarmak ve torunların kendi yollarını bulmalarına eşlik etmek olduğu yönünde şekilleniyor. Bu nedenle kitap, büyükanne ve büyükbabaları geçmişin temsilcileri olarak değil, aile içindeki sürekliliğin ve kuşaklar arasındaki insani bağın en önemli taşıyıcıları olarak değerlendiriyor.

Patrick Avrane — Büyükanne-Babalar: Bir Aile Sorunu
Çeviren: İrem Göksu • Yapı Kredi Yayınları
Psikanaliz • 144 sayfa • 2026

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü (2026)

Don Lincoln bu kitabında, modern fiziğin en büyük hedeflerinden biri olan “Her Şeyin Teorisi” arayışını ele alıyor. Kitabın çıkış noktasını, Albert Einstein’ın yaşamının son yıllarında üzerinde çalıştığı fakat tamamlayamadığı birleşik kuram oluşturuyor. Lincoln’e göre fizik tarihi, doğanın farklı görünen kuvvetlerini tek bir açıklama altında toplama çabasının hikâyesini anlatıyor. Newton’un göksel ve yersel hareketleri birleştirmesi, Maxwell’in elektrik ile manyetizmayı ortak bir çerçevede açıklaması ve Einstein’ın uzayla zamanı tek bir yapıda buluşturması bu uzun yolculuğun önemli duraklarını oluşturuyor. Ancak günümüzde hâlâ tamamlanamayan temel problem, evreni yöneten tüm kuvvetleri ve parçacıkları tek bir kuramsal yapı içinde açıklayabilmekten geçiyor.

‘Einstein ve Yarım Kalan Düşü’ (‘Einstein’s Unfinished Dream’, günümüz fiziğinin en başarılı modeli olan Standart Model’i ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Kuarklar, leptonlar ve kuvvet taşıyıcı parçacıklar sayesinde maddenin yapısını büyük ölçüde anlayabildiğimizi gösteriyor. Buna rağmen mevcut kuramın eksik yönlerinin bulunduğunu vurguluyor. Yerçekimi Standart Model’e dâhil edilemiyor, evrendeki karanlık maddenin ne olduğu açıklanamıyor ve karanlık enerjinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Ayrıca evrende maddenin antimaddeye neden baskın geldiği sorusu da yanıtsız kalıyor. Lincoln, bu problemlerin yalnızca teknik ayrıntılar olmadığını, fizikçileri daha kapsamlı bir teori arayışına yönelten temel işaretler olduğunu savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, kamuoyunda sıkça tartışılan teorilere ayrılıyor. Sicim teorisi, süpersimetri ve ek boyutlar gibi fikirler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Lincoln, bu yaklaşımların ilgi çekici olanaklar sunduğunu kabul ediyor; ancak henüz deneysel olarak doğrulanmadıkları için kesin çözümler gibi sunulmalarına karşı çıkıyor. Bilimin yalnızca matematiksel güzellikten değil, gözlem ve deneylerden güç aldığını hatırlatıyor. Bu nedenle fizikçilerin yeni fikirler üretirken aynı zamanda bunları sınayabilecek teknolojiler geliştirmeleri gerektiğini belirtiyor. Kitap, popüler bilim eserlerinde sık görülen aşırı iyimserliğe kapılmadan, mevcut teorilerin güçlü ve zayıf yönlerini dengeli bir biçimde değerlendiriyor.

Lincoln’un vardığı sonuç, insanlığın evren hakkındaki bilgisinin etkileyici ölçüde ilerlediği fakat hâlâ çok sınırlı olduğu yönünde şekilleniyor. Karanlık madde, karanlık enerji ve kuantum kütleçekimi gibi sorunlar çözülmeden Her Şeyin Teorisi’ne ulaşılamayacağını düşünüyor. Buna rağmen araştırmaların yönünü belirleyen yeni deneylerin, parçacık hızlandırıcılarının ve hassas gözlemlerin geleceğe dair umut verdiğini vurguluyor. Kitap, kesin cevaplar vermekten çok doğru soruları sormanın önemini öne çıkarıyor. Einstein’ın yarım kalan düşü henüz gerçekleşmemiş olsa da, modern fiziğin attığı adımların insanlığı doğanın en derin yasalarına biraz daha yaklaştırıyor olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem çağdaş parçacık fiziğinin genel bir bilançosunu sunuyor hem de bilimin bilinmeyene doğru süren yolculuğunu anlaşılır ve eleştirel bir dille gözler önüne seriyor.

Don Lincoln — Einstein ve Yarım Kalan Düşü: Her Şeyin Teorisi Yolunda Atılan Adımlar
Çeviren: Sinan Akbaytürk • Orenda Kitap
Bilim • 304 sayfa • 2026

John Gray — Yeni Leviathanlar (2026)

John Gray bu eserinde, Thomas Hobbes’un Leviathan’ını yirmi birinci yüzyılın krizlerini anlamak için yeniden yorumluyor. ‘Yeni Leviathanlar’ (‘The New Leviathans’), Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşan liberal iyimserliğin çöktüğünü ve tarihin liberal demokrasi lehine kesin biçimde sonuçlanmadığını savunuyor. Gray’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, sanıldığı gibi liberal çağın zaferi değil, liberalizmin çözülüşünün başlangıcını haber verdi. İnsan doğasının kalıcı çatışmalarını göz ardı eden ilerleme inancı günümüzü açıklayamıyor.

İlk bölümde yazar, liberalizmin evrensel ve geri döndürülemez bir düzen olduğu fikrini sorguluyor. Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımladığı kaos ihtimali ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni biçimler alıyor. Rusya ve Çin gibi güçler, liberal modelden farklı Leviathanlar kuruyor. Rusya güvenlik ve gelenek etrafında şekillenen bir egemenlik anlayışı geliştiriyor; Çin ise dijital gözetim araçlarıyla denetim kapasitesi yaratıyor.

İkinci bölüm, yapay doğa durumları kavramı etrafında ilerliyor. Gray, modern toplumların düzenli görünmelerine rağmen sürekli güvensizlik ürettiklerini savunuyor. Distopyalar, totaliter deneyimler ve ideolojik projeler üzerinden güvenlik arayışının nasıl yeni korkular doğurduğunu inceliyor. Hobbes’un doğa durumunun tarih öncesine ait bir aşama değil, her an geri dönebilecek bir olasılık olduğu fikrini güncelliyor. Teknoloji ve bürokratik yönetim istikrar vaat ederken aynı zamanda kırılganlıkları büyütüyor.

Son bölümde Gray, çağdaş dünyanın yeni ölümlü tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Liberalizm kurtuluş vaat eden bir inanç sistemi gibi davranıyor. Kimlik siyaseti, woke kültürü, hak çatışmaları ve seçkinlerin mücadeleleri bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletler ve kurumlar bireylere güvenlik değil, anlam da sunmaya çalışıyor. Ancak bu girişim yeni baskı mekanizmaları üretiyor.

Gray’in temel sonucu, insanlığın kusurlarını ortadan kaldıracak nihai bir siyasal düzen bulunmadığıdır. Tarih doğrusal bir ilerleme izlemiyor; düzen ve kaos arasındaki gerilim sürekli geri dönüyor. Bu nedenle kitap, insan sınırlarını kabul eden gerçekçi bir etik ve siyaset anlayışı arıyor. Hobbes’un mirasını günümüze taşıyan eser, özgürlük, güvenlik ve iktidar arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

John Gray — Yeni Leviathanlar: Liberalizm Sonrası Düşünceler
Çeviren: Nur Küçük • Domingo Kitap
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026