Jean-Jacques Rousseau – Dağdan Yazılmış Mektuplar (2020)

Jean-Jacques Rousseau’nun polemik türünün dikkate değer örnekleri arasında yer alan ‘Dağdan Yazılmış Mektuplar’ı, düşünürün siyaset, tarih, hukuk, düşünce ve ifade özgürlüğü, sivil din, dinin sivil toplumdaki yeri ve önemi ve dinde reform üzerine yaptığı çarpıcı değerlendirmelerle dikkat çekiyor.

Fransa’da Rousseau’nun eserleri infial yaratır ve yöneticiler de Rousseau’nun eserlerinin yakılması ve yasaklanması emrini verirler.

Rousseau da, tüm bu olup bitenlere cevaben bu kitabı kaleme alır.

Kitap aynı zamanda, düşünürün sivil din ve din felsefesi hakkındaki görüşleri bakımından da önemli bir kaynaktır.

Rousseau’nun ‘Emile’ ve ‘Toplum Sözleşmesi’ eserlerinin tamamlayıcısı olarak okunabilecek bu mektupların, Mustafa Kemal Atatürk’ün Yahya Kemal’e Paris’ten özel olarak getirttiği eserler arasında yer aldığını da ayrıca belirtelim.

  • Künye: Jean-Jacques Rousseau – Dağdan Yazılmış Mektuplar, çeviren: Adnan Akan, Fol Kitap, mektup, 260 sayfa, 2020

Serhat Celâl Birdal – Bir Başka Devrim (2020)

 

1960-1980 arası Türkiye sol hareketini, Deleuze ve Guattari’nin genişlettiği Spinozacı arzu kavramının ışığında inceleyen özgün bir çalışma.

Politik bir kavram olarak arzuyu irdeleyerek çalışmasına başlayan Serhat Celâl Birdal, devamında da, Türkiye solunun arzu politikasını ve bir kimlik olarak devrimciliği çok yönlü bir bakışla tartışıyor.

Kitap, ’60’lar ve ’70’lerde büyük kalabalıkları yepyeni bir dünyanın imkânında siyasal mücadeleye sevk eden, çoğu zaman ideolojik konumların ve tarihsel gelişmelerin altında kalan dinamiğinin, Birdal’ın deyimiyle “tarihselliğin altındaki şiirselliğin” izlerini arzu kavramı zemininde takip ediyor.

Çalışma, söz konusu süreçte devrim perspektifine sahip sol siyasetin, salt ideoloji ve bilinç düzeyinde halkın ya da sınıfın çıkarlarının temsil edilmesinden ve gerçekleştirilmesinden ibaret görülemeyeceği kabulünden hareketle, ’60’lar ve ’70’ler boyunca ortaya çıkan toplumsal dönüşüm olanaklarını ve bu olanaklar zemininde tetiklenen siyasallaşma sürecini, bilinçdışı toplumsal arzu yatırımları düzeyinde değerlendiriyor.

Yazar böylece, söz konusu siyasallaşmayı kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmeye başlamasının ardından sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesinin “zorunlu” bir sonucu olarak, sömürülen sınıfların ve halk kesimlerinin gerçek çıkarlarının bilincine varması ve mücadeleye atılması olarak tarif eden klasik Marksist anlayışın ötesine geçmeyi amaçlıyor.

  • Künye: Serhat Celâl Birdal – Bir Başka Devrim: Türkiye Sol Hareketinde Arzu, İdeoloji, Politika (1960-1980), İletişim Yayınları, siyaset, 259 sayfa, 2020

Bertrand Russell – Felsefi Gelişimim (2020)

Bertrand Russell’dan büyüleyici bir felsefi otobiyografi.

Russell burada, yetmiş yılı aşkın felsefi çalışmalarının samimi bir dökümünü yapıyor ve Hegelci döneminden öğrencisi ve dostu Wittgenstein’ın çalışmalarının kendisini nasıl etkilediğine uzanarak bize adeta felsefi bir şölen sunuyor.

Düşünür burada idealizmi neden ve nasıl terk ettiği, Peano’nun matematiksel mantığı üzerine kurulan mantığı benimseyişi, matematikte mantıksal yönler, bilgi kuramı, bilinç ve deneyim, dil, “doğruluğun” tanımı, kesin olmayan çıkarım, mantık ve ontoloji, zihin ve William James felsefesi gibi pek çok ilgi çekici konuyu da ele alıyor.

Kitabın, Alan Wood imzalı, “Russell’ın Felsefesi ve Gelişimi Üzerine Bir İnceleme” başlıklı oldukça aydınlatıcı bir yazıyla açıldığını da belirtelim.

Russell’ın yapıtları o kadar çok farklı konuyu kapsamaktadır ki uygun bir yorum yapmak bazen zorlaşabiliyor.

Wood’un kapsamlı yazısı ise, bu çalışmaların usta işi bir çözümlemesi ve değerlendirmesini yapmasıyla çok önemli.

  • Künye: Bertrand Russell – Felsefi Gelişimim: Entelektüel Bir Otobiyografi, çeviren: Halil Kayıkçı, Fol Kitap, felsefe, 312 sayfa, 2020

Chiara Pastorini ile Frédéric Morlot – Galileo ve Mevleviler (2020)

Felsefe, en temelde çevremizdeki dünya hakkında nasıl düşüneceğimizi öğrenmekle ilgilidir.

Bu tanıma tam hakkını vermiş isimlerden biri de, kuşkusuz Galileo Galilei’dir.

Galileo, dünyanın evrenin merkezi olmadığını, her şeyin güneşin etrafında döndüğünü ortaya koyarak, gerici Ortaçağ düşüncesini alaşağı etti.

İşte küçük filozoflar için kaleme alınan bu kitaplarında Chiara Pastorini ve Frédéric Morlot, Galileo’nun düşüncesini güzel bir hikâyeyle harmanlayarak anlatıyor.

‘Galileo ile Mevleviler’, Galileo’nun semazen bir dervişle karşılaştıktan sonra yaşadığı büyük aydınlanmayı merkeze alarak çağının çok ilerisinde bir zihne sahip bu bilim insanının bilim tarihine ve felsefesine yaptığı katkıları duru bir üslupla aktarıyor.

Junli Song’un çizimleri de kitaba ayrı bir güzellik katmış.

  • Künye: Chiara Pastorini ve Frédéric Morlot – Galileo ile Mevleviler, resimleyen: Junli Song, çeviren: Orçun Türkay, Metis Yayınları, felsefe, 64 sayfa, 2020

Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği (2020)

Bazı insanların, hatta bazı filozofların diğerlerinden daha bilge olması gibi, bazı yaratıklar da diğerlerinden daha bilgedir.

İşte Charles Augustus Strong da bu heyecan verici kitabında, bize bilge yaratıkların hikâyelerini fabl şeklinde anlatıyor.

Bize karmaşık gelen felsefi kavramları ve problemleri hikâyeleştirerek anlatan ‘Yaratıkların Bilgeliği’, bu yönüyle fabl tarzında yazılmış bir felsefe kitabı niyetine okunabilir.

Kitapta, “Tepe ile Arı”, “Kuş ile Balık”, “Aşil ile Kaplumbağa”, “Kartal ile Mermi”, “Hakikati Arayanlar”, “Balarısı ile Yabanarısı”, “Maymun ile Köpek”, “Kuzu ile Annesi”, “Köstebek ile Tarlakuşu” ve “Stoacı ile Hıristiyan Şehit” başlığını taşıyan ve her biri birer bilgelik öyküsü olan pek çok fabl yer alıyor.

Kitap böylece, evrenin yaratıkları aracılığıyla felsefi problemleri kavramamıza olanak sağlıyor.

Kitaptan, tadımlık niyetine bir bölüm:

AŞİL İLE KAPLUMBAĞA

“Sevgili büyük Zenon!” dedi kaplumbağa. “Bir dahi, antik diyalektikçilerin en akıllısı ve vefalı bir dost olduğu kadar aşağı hayvanlara karşı da merhametli biriydi. Paradoksları ne keyifliydi ama: bir noktadan hareket edemeyen (veya daha doğrusu, hareket etmeden sonsuz noktalarda bulunan) ok, koştukları hızdan iki kat daha hızlı koşan stadyumdaki koşucular ve başarması hiç mümkün olmayan Aşil.  Zenon kendi kendisini aldatmış olabilir de olmayabilir de. Fakat Aşil’in kaplumbağayı yakalamasına izin vermemesine büyük saygı duyuyorum.”

“Aşağı hayvanlar arasında neredeyse en aşağısı olan bir hayvanın duygularına değer vermeyebilirsiniz. Sert bir kutu gövdemi korur ve tehlike anında kaçacak güvenli bir yer sağlar ama ruhumu koruyan böyle bir örtüm yoktur. Oysa ne hassas olduğumu fark etmişsinizdir. Bir solucana ayağınızı çarparsanız dönebilir, ben bunu bile yapamam. Aptallıkla karıştırılmaması gereken doğal yavaşlığım beni, sığ kişilerin alaylarına maruz bırakır. Eğer Zenon, Aşil’in bana yetişmesini yasaklamadan beni bu güçlü adamla eşleştirmiş olsaydı, korkunç bir şaka olurdu bu.”

“Bu yasak iki bin yıl boyunca geçerliliğini korudu. Hiç olmazsa, alimler dünyası Zenon’un açmazlarına henüz tatmin edici bir çözüm getirememişti. Filozoflar bu açmazları aşamadılarsa, elbette Aşil de aşamayacaktı. Geçici bir süreliğine güvendeydim. Fakat geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, önceden Zenon’un adını dahi duymamış (ve onun gibi kaplumbağalara merhamet duymayan) Alman bir matematikçi bu bilmeceyi çözdü ve zorlu rakibimle aramdaki son engeli yerle bir etti.”

“Hal böyle olunca, modern bir Zenon’un ortaya çıkmasını ne çok istedim tahmin edebilirsiniz. Ünlü bir Fransız filozofun çalışmalarını karıştırdım ama bana, aslında ortada gerçek bir açmaz olmadığını ve Aşil’in bana ulaşmak için dümdüz yürümesinin yeteceğini söyledi. (O halde neden böyle yapmamıştı ki?) Bu filozofun İngiliz muhalifi (şu tanıdığınız zeki matematiksel mantıkçı) açmazların gerçek olduğunu ama Alman’ın bunları çözdüğünü söyledi. Bu doğru olabilir ama beni üzen şu ki, bu muhalifin itibarımı iade etmek (hatta bu durumu Aşil’in aleyhine, benimse lehime çevirmek) için muazzam bir fırsatı vardı ama bu fırsatı kaçırdı. Epey ilginç olduğundan bu hikâyeyi size de anlatmam lazım.”

“Tristram Shandy, yaşamının ilk iki gününü yazmasının bir yıl aldığını söyler. Fakat bunu yapmaya devam etseydi (ve sonsuza dek zamanı olsaydı) yaşamının hiçbir bölümü yazılmamış olmayacaktı. (Bunu okuyunca, sonsuza dek zamanları olduğunu düşünürsek, kötülerin cehennemde tüm günahlarının cezasını nasıl olup da çektikleri anlaşılıyor diye düşündüm.) Kendisi, bunu Tristram Shandy paradoksu olarak adlandırabileceğimizi söyler.”

“Peki ama neden Aşil’i Tristram Shandy’nin hayatının yerine ve beni de Tristram Shandy’nin yerine koyup bunu da Ters Yüz Olmuş Aşil olarak adlandırmadı? Bir keresinde bir tavşanla yarışıp onu geride bıraktığımı duymamış olabilirsiniz. Matematik benden yana oldukça ve ilerlemeye devam ettiğim sürece, Aşil’le aramda onun kat etmediği bir yerin hep kalacağının verdiği güvence sayesinde, Aşil’le boy ölçüşmeye tereddüt etmezdim öyleyse.”

“Aramızda kalsın ama, Tristram Shandy’nin hayatının 363/365’inin sonsuza dek yazılmamış olarak kalacağını düşünmeliydim. Fakat bir kaplumbağadan da şanına halel getirmesi beklenmez herhalde.”

Kaplumbağa bu sözleri söylerken, hızla ona doğru gelen Aşil göründü uzaklardan. Miğferindeki tüyler sallanıp duruyor ve göğe doğru yükselen muhteşem endamı göz alıyordu. Fakat yakınlaştıkça bir gülümseme beliren çehresinde, uzun bir yolculuğun getirdiği yorgunluk okunur oldu. İlk başta kabuğuna çekilen kaplumbağa, bu gülümsemeyi fark edince kafasını kabuğundan çıkardı ve saygıyla “Sizden neredeyse umudumu kesmiştim ey yüce,” dedi. Aşil, “Selam olsun sana ey aşağı,” diye dostane bir yanıt verdi. “Gerçekten dikkat çekici bu performansını tebrik ederim; kuşkusuz tavşana karşı kazandığın zafer artık ikinci sıraya geçmeli.” Kaplumbağa, “Yüce Aşil, tıpkı Fransız gibi konuşuyorsunuz,” dedi ve ekledi, “Peki, bunca uzun bir bekleyiş ve umutsuzluğun ardından nasıl olup da buraya gelebildiniz?”

“Bu, tümüyle matematiksel bir problem,” diye yanıtladı Aşil. “Benden iki bin yıl önce başladın. Veya bu sürenin kilometre karşılığını düşünebiliriz. Bu mesafeyi hızlarımız arasındaki farka bölersen, tam sonucu bulacağından emin olabilirsin.” Kaplumbağa, “Matematikte pek iyi değilim, zaten bunun beni neredeyse mahvettiğini siz de görüyorsunuz. Korkarım bu kusurum daha derin sorgulamalar yapmama imkân vermiyor,” dedi. Aşil büyük bir nezaketle yanıtladı: “Böyle başarılı bir koşucunun mazur görülecek hiçbir yanı yok. Pratikte sağlam olmak, matematikte sağlam olmaktan daha iyidir. En azından, ben Truva’da bu ruhu taşıyarak mücadele ettim.”

  • Künye: Charles Augustus Strong – Yaratıkların Bilgeliği, çeviren: Nergis Tanç, Otonom Yayıncılık, felsefe, 64 sayfa, 2020

Frédéric Gros – İtaat Etmemek (2020)

Primo Levi, bir zamanlar şöyle demişti:

“Canavar diye bir şey var. Ama sayıları gerçekten tehlike arz etmek için oldukça az. Esas tehlikeli olanlar sıradan insanlar. Hiç tartışmadan itaat etmeye ve inanmaya hazır, memur zihniyetli insanlar.”

Howard Zinn ise şöyle demişti:

“Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz yöneticilerin dayattığı diktalara itaat ederek savaşı destekleyen insanlar. Milyonlarca insan bu itaat yüzünden öldürüldü. Bizim sorunumuz fakirlik, açlık, aptallık, savaş ve acımasızlık dünyayı altüst ederken itaat eden insanlar.”

Frédéric Gros da bu muhteşem çalışmasında, itaat ve itaatsizlik konusunu çok yönlü bir bakışla irdeliyor.

Çoktan itaatsizliğimizi uyandırması gerekmesine rağmen ve üstelik gözümüzün önündeki tablo gittikçe vahimleşmesine rağmen boyun eğmeme dürtümüzü bir türlü uyandıramayan etkenleri irdeleyen Gros, “itaat etmeme” sorusunu “itaat etme sorunsalı”ndan yola çıkarak soruyor ve insanı esas şoke eden tepkisizliğin, edilgenliğin ve dinginliğin ardındaki dinamikleri tartışıyor.

Yazar bunu yaparken de, ekonomik boyun eğişten toplum sözleşmesine, siyasi kabullenmeden vicdani redde, Diogenes’ten Thoreau’ya, Antigone’den La Boétie’ye, Foucault’dan Arendt’e, bireysel ya da toplumsal itaatsizliğin felsefi kökenlerini inceliyor.

  • Künye: Frédéric Gros – İtaat Etmemek, çeviren: Zeynep Büşra Bölükbaşı, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 168 sayfa, 2020

Søren Kierkegaard – Ölüme Götüren Hastalık (2020)

Søren Kierkegaard, umutsuzluğu ölüme götüren bir hastalık olarak irdeliyor.

Düşünüre göre, umutsuzluk evrenseldir ve kaçınılmazdır.

İnsanın sonluluktan sonsuzluğa geçişinin umutsuzluk yoluyla gerçekleştiğini söyleyen Kierkegaard, umutsuzluğun insanın diyalektik bir varlık oluşunun gereği olduğunu belirtiyor.

“Bu hastalık olasılığı insanın hayvan karşısındaki üstünlüğüdür ve bu üstünlük ona iki ayak üzerinde dik yürümekten bambaşka bir nitelik sağlar; zira sonsuz dimdikliğe veya yüceliğe, insanın tin olduğuna delalet eder.” diyen Kierkegaard, umutsuzluğun neden sürekli bir can çekişme hali olduğu üzerine derinlemesine düşünüyor.

Kierkegaard’ın 1849 yılında kaleme aldığı kitabının, Anti-Climacus müstear adıyla yayımlandığını da ayrıca belirtelim.

  • Künye: Søren Kierkegaard – Ölüme Götüren Hastalık, çeviren: Nur Beier, Alfa Yayınları, felsefe, 172 sayfa, 2020

Alain Badiou – Petrograd’dan Şanghay’a (2020)

Alain Badiou’dan, 20. yüzyılı kökten dönüştürmüş Rus Devrimi ile Çin Kültür Devrimi üzerine sağlam bir felsefi ve siyasi sorgulama.

Badiou, yalnızca bu iki büyük halk hareketinin tarihine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda bu iki devrimin bize öğrettiklerinden yola çıkarak komünizm idealinin çağımıza nasıl yanıt verebileceğini de tartışıyor.

Badiou, bir yanda bu süreçte yaşanan olayları ele alıyor, diğer yanda da bu olaylara bağlı iki temel metni yorumluyor.

İlk metin Lenin tarafından yazılan “Nisan Tezleri”, ikincisi ise Mao’nun en azından gözetimi altında yazılan 1966 tarihli “On Altı Maddelik Genelge”.

  • Künye: Alain Badiou – Petrograd’dan Şanghay’a: 20.Yüzyılın İki Devrimi, çeviren: Murat Erşen, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 100 sayfa, 2020

Antonio Negri – Aykırı Spinoza (2020)

Antonio Negri’den, Spinoza’nın fikirlerinin yüzyıllardan sonra nasıl olup da hâlâ güncelliğini koruduğu üzerine sağlam bir sorgulama.

Negri burada, Spinoza’nın modern demokrasinin temeli olarak ‘Politik İnceleme’ adlı eserini, son dönem Spinoza’daki demokrasi kavramının tanımlanışını, Spinoza ve Leopardi’nin materyalizmini, Spinoza’nın modernlik karşıtlığını, son yıllarda gözlemlenen Spinoza’ya dönüş ile komünizme dönüş arasındaki benzerliği, Spinoza’da demokrasi ve bengilik konusunu ve Spinoza’nın postmodernler tarafından nasıl ele alındığı gibi ilgi çekici konuları tartışıyor.

Kitap, Spinoza’nın fikirlerine, çağımızın önde gelen düşünürlerinden birinin özgün değerlendirmeleriyle bakmak için iyi fırsat.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Spinoza, bir filozof olarak, insanın doğasını, bilincini ve bilinçaltını, dürtü ve arzusunu, düşünce ile tutkular arasındaki ilişkiyi Freud’dan, modern psikoloji ve psikoterapiden çok daha önce tanımlamıştır.”

“Spinozacılık’ın ateizm olarak nitelendirilmesinin derin anlamı nedir? Bu soruya yanıt verme girişimi, umuyoruz ki, Spinoza’nın Almanya’daki alımlanışının kimi yönlerini açığa kavuşturma olanağı sağlayacak.”

“Spinoza’nın biyografları da Spinoza’yı ateist olmakla suçlar. Spinoza’nın erdemli bir hayat sürmüş olabileceğini kabul etseler bile hepsi onu saçma ve kabul edilemez buldukları bir Tanrı kavramının doğru olduğunu kabul ettirmeye çalışmakla suçlar.”

“Politik evren bir eylem evrenidir. Demokrasinin, mutlağın ve özgürlüğün nesnel aporiası olarak gözükmesi ve bu aporianın, politik sürecin dinamik koşulu olarak sunulması, sorunu ve demokrasi tanımının zorluklarını çözmez, bilakis durumu daha da kötüleştirir.”

“Spinozacı kuraldışılığın, iktidarın felsefeleri ile altüst edişin felsefeleri arasında modern çağın yüzyılları boyunca uzanan derin bir yarık açmayı bize öğretebileceğini düşünmemin sebebi de buydu.”

“Zaman gücü arzular, onun üretkenliğini kinayeler, onun enerjisini yalayıp geçer. Zaman hiçliğe geri döndüğünde, bu gücü unutmaz. Spinoza bu noktada yeniden belirir. Tempus potentiae. Spinoza’nın şimdi-buradalık ısrarı, Heidegger’in sadece olanak olarak bıraktığı şeyi doldurur.”

  • Künye: Antonio Negri – Aykırı Spinoza: Gündem (deki / dışı) Çeşitlemeler, çeviren: Nurfer Çelebioğlu ve Eylem Canaslan, Zoe Kitap, felsefe, 168 sayfa, 2020

Jacques Rancière – Dissensus (2020)

Politikanın estetiği ve estetiğin politikası üzerine sıkı bir metin.

Jacques Rancière ‘Dissenseus’ta, hem sanat ve politika meselelerini derinlemesine irdeliyor hem de bu konu bağlamında Gilles Deleuze, Antonio Negri, Giorgio Agamben, Alain Badiou ve Jacques Derrida gibi çağdaşlarından bazılarının sağlam bir eleştirisini yapıyor.

Politika üzerine on tezle kitabına başlayan Rancière, devamında da,

  • Politikanın günümüzde bir anlamının olup olmadığını,
  • İnsan haklarının öznesinin kim olduğunu,
  • Biyopolitika ve politika arasındaki girift ilişkiyi,
  • 11 Eylül sonrasında simgesel düzende yaşanan geri döndürülemez kopuşu,
  • İleri plütokratik konsensüsün yüce formu olarak savaşı,
  • Estetik devrimi ve bunun sonuçlarını,
  • Politik sanatın barındırdığı çelişkilerini,
  • Edebiyatın politikasını,
  • Deleuze bağlamında sanatın direniş kabiliyetini,
  • Estetik ve politikanın bugün karşı karşıya bulunduğu etik dönemeci tartışıyor.

Rancière, bütün bu konuları çok yönlü bir bakışla ele alırken, estetiğin ve politikanın etik dönüşümü dahil olmak üzere hem sanat hem de politikadaki çağdaş eğilimleri analiz etmek için nasıl kullanılabileceğini de gösteriyor.

Bu derlemenin, daha önce İngilizcede hiç yayımlanmamış birkaç makaleyle birlikte, eleştirmenlere yanıt olarak yazılmış yepyeni bir “Sonsöz” içerdiğini de ayrıca belirtelim.

  • Künye: Jacques Rancière – Dissensus: Politika ve Estetik Üzerine, çeviren: Mustafa Yalçınkaya, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 240 sayfa, 2020